Manarolla

Manarolla Cinque Terre bölgesindeki en eski köy. Hatta bu köyde yaşayanların Manarolese diye kendilerine has bir şivesi var. 5 köy içinde bizim en beğendiğimiz yer burası.

Cinque Terre
Manarolla

Burada denize girmenizi tavsiye ederiz. Manarolla’nın deniz kıyısında neredeyse her yerde denize girebilirsiniz. Kayalıklardan atlayabilir, güneşlenebilirsiniz. Oldukça temiz bir deniz. Kıyı şeridinde sağ taraftan gittiğinizde burnun hemen arkasında yine denize girebileceğiniz daha sakin yerler bulabilirsiniz. Tabiki buralarda kayalık.

Cinque Terre
Manarolla kıyı şeridi

İç kısımlara doğru kilisenin de bulunduğu Piazza Papa Innocenzo IV meydanı var. Ayrıca eğer panaromik bir manzara isterseniz Punta Bonfiglio ya çıkabilirsiniz.

Cinque Terre
Manarolla iç kısımları

Diğer köylerde olduğu gibi Manarolla’da da Case Torri denilen renkli evler etrafınızı sarıyor.

İstasyon çıkışında alışveriş yapabilirsiniz.

Ulaşım

Trenle, Feribotla ve araçla ulaşım mümkün. Fakat aracınızla gelecekseniz köyün girişine park etmek zorundasınız (500-600 metre – 15 dk yürüme mesafesi – 200-250 metre rakım farkı).  Ayrıca yüksek sezonda park yeri bulmakta da zorlanabilirsiniz.

Corniglia Manarolla arası 2,5 km keyifli bir patika var. Deniz kenarında bulanan bu patikadan yürüyerek buraya ulaşabilirsiniz. Bebek arabanız varsa burada kullanmak sorun olmayacaktır.

Riomaggiore’den ise Via Del Amore (Aşıklar yolu) patikasını kullanarak yüreyerek gelebilirsiniz. Fakat bu yol yüksek sezonda kapalı olabilir. Hem yolu korumak hemde buradan geçen insanları korumak adına böyle bir uygulama var.

Riomaggiore ya da Corniglia’dan kişi başı 10€ ya feribotla gelebilirsiniz. Tek yön tren bileti ise 8€.

Yeme İçme

Bu köyün Sweet Sciachetra isimli şarabı oldukça ünlü. Bu şarabı yerel şarap üreticilerinden alabilirsiniz.

Trattoria Dal Billy (Köyün bitiminde) yemek yerseniz sınırsız Limoncello içebilirsiniz.

Bu köyde Gelato (dondurma) yiyebilirsiniz.

Corniglia

Corniglia 5 köy içerisinde, deniz kenarında olmayan tek köy. Köy dağın eteklerine kurulmuş. Gotik ve Ligurian mimarisi hakim. Bağlarla çevrelenmiş güzel bir köy. Rakım 100 metre. Cinque Terre’de ki diğer köylerin aksine balıkçılıkla değil tarımla geçimi sağlayan bir köy.

Dilerseniz Corniglia’nın merkezinde yer alan San Pietro Kilisesinin üst yanındaki merdivenlerden panaromik bir noktaya ulaşabilirsiniz. Kiliseye sırtınızı verdiğinizde sol taraftan devam ederseniz Saint Marry Terrace adlı güzel bir terasta panaromik bir manzara bulabilirsiniz.

Ulaşım

Trenle gelirseniz, Corniglia’ya ulaşmak için istasyondan sonra Lardarina Steps denilen 370 basamaklı bir merdiven çıkmanız gerekiyor, ya da 10 dk da bir gelen servisi kullanabilirsiniz. Araçla gelirseniz park yeri 700-800 metre uzakta. Park ücreti saati 2€.

Trenle tek yön 8 €. Feribotla tek yön 10€. Bölgeye ulaşım için Cinque Terre yazımızı okuyabilirsiniz.

Yeme İçme

Corniglia bağlarla çevrili olduğundan şarap içebileceğiniz manzaralı bir çok restoran var.

Cinque Terre
Corniglia Restoranlar

San Pietro Kilisesine giderken yol üzerinde bulunan dondurmacıda dondurma yemenizi tavsiye ederiz.

Corniglia
Dondurmacı

Vernazza

Vernazza, çoğu trusite göre Cinque Terre bölgesindeki en güzel köy. Bizim için en güzel köy olduğunu söyleyemeyiz fakat sonuçta 5 köyde birbirinden güzel. Plajında yüzebilir, hemen deniz kenarında olan restoran ve barlarında dinlenebilirsiniz.

Cinque Terre
Sahil

Bu köyün en güzel fotoğrafını Vernazza – Monterosso Al Mare arasındaki patika yoldaki panaromik noktadan çekebilirsiniz.

11. Yüzyılda köyü korumak için yapılmış olan Doria Castle kalesi uçurumun hemen kenarında yer alıyor. Giriş ücreti 1,5 €. Ayrıca köy merkezinde bir saat kulesi, St. Margaret of Antioch kilisesi ve San Franceso Kilisesi görülecek yerler arasında.

Ayrıca burada her sene Festa Dei Pirati (Korsan Festivali) adında bir festival düzenlenmektedir. Herkes korsan kostümleri giyiyor ve aktiviteler yapılıyor.

Cinque Terre
Vernazza

Ulaşım

Araçla gelecekseniz, park yeri ile şehir merkezi arası 10-15 dk yürüme mesafesinde. Biraz yokuş. Park ücreti saati 2€. Araç ile gelirken yollar biraz virajlı ve dar, bazı noktalarda 2 araç yan yana geçemiyor.

Tren tek yön 8€. Feribot tek yön 10€.

Cinque Terre
Vernazza

Yeme İçme

Gambero Rosso adlı restoranda deniz ürünleri yiyebilirsiniz.

Külahta kızrmış deniz mahsülleri için Batti Batti yi deneyebilirsiniz.

Dondurma için ise, Galeteria Vernazza yı önerebiliriz.

Monterosso Al Mare

Monterosso Al Mare, Cinque Terre’nin en büyük yerleşim yeri. Eski ve Yeni Köy olarak iki kısma ayrılıyor. Yeni köye Fegina deniliyor. Bu iki köy birbirine bir tünel ile bağlanıyor.

Eski köyün etrafını Firschi kalesinden kalan kale duvarları çevreliyor ve dar italyan sokakları çok keyifli. Diğer köylerde olduğu gibi burada da renkli evler köyün temasını oluşturuyor. Alışveriş yapabileceğiniz iki ana caddesi var. Plajı kum ve deniz temiz. Köyün meydanında ise St. John the babtist kilisesi var. San Cristoforo tepesine tünelin çıkışından ulaşabilirsiniz, buradan panaromik bir Monterosso Al Mare manzarası sizi bekliyor olacak.

Cinque Terre
Monterosso Al Mare

Yeni köy ( modern ya da fegina adıyla da geçer) adı üzerinde daha modern ve sonradan kurulmuş. Sahil şeridini plaj, oteller, restoranlar ve kafeler oluşturuyor. 2 plajı var diyebiliriz. Bunlardan biri, koruma altına alınmış ve çevresi demir iskele ile örülmüş olan 82 metre yüksekliğindeki Neptün heykelinin yanında. Şezlonglar 15€ kişi başı. 2 plajı birbirinden bir otopark ayırıyor. Diğeri ise tünel ile otopark arasında. Buranın tünele yakın kısmında deniz daha berrak ve keyifli.

Monterosso Al Mare
Eski Köy

Monterosso Al Mare bebekle & çocukla rahatlıkla gezebileceğiniz bir yer. Hatta Cinque Terre bölgesindeki en çocuk dostu köy burası. Bebek arabası için gayet uygun, ayrıca park ve bahçeleri var.

Cinque Terre
Monterosso Al Mare

Ulaşım

La Spezia’da kalacaksanız burası La Spezia’ya en uzak köy. Fakat araçla gelecekseniz araç için en ulaşılabilir olanı. Arabanızı şehir merkezine park edebilirsiniz. Saati 2€.

Tren ve feribot diğer ulaşım araçları. Daha detaylı ulaşım bilgisini Cinque Terre sayfamızdan öğrenebilirsiniz. Tren istasyonu yeni köydedir.

2 köy arasındaki uzaklık 10-15 dk yürüme mesafesi. Fakat bu iki köy bitişik olduğundan kafelerin restoranların arasından yürüyerek diğer köye ulaşabiliyorsunuz.

Yeme İçme

Restoran olarak; Ristorante Moretto’yu ve yemek olarak; Somonlu Ravioli ve beyaz tatlı şarap öneririz. Özellikle bölgenin ev yapımı şarapları çok güzel. Deniz ürünleri için Belverde ve Micky, Trattoria için de Oscar önerebileceğimiz yerler.

Bebekle Gezmek

Bebekle gezmek çoğumuzun gözünü korkutabilir. Bebeğinizle ilk seyahatinize çıkarken aklınıza bir sürü soru gelecektir. Çevrenizdeki deneyimli anne babalara danıştığınızda ise;

  • Bebekle gezilmez
  • Otelden kafanızı çıkartamazsınız
  • Yazık el kadar çocuk heba olur
  • Çok eziyet olur hiç gitmeyin daha iyi
  • Bebekle tatil olmaz

v.b. karşı çıkan cümleleri duyabilirsiniz.

Bebekle gezmek

Biz 20 yıla yakın gezi tecrübemizde, özellikle yurtdışında her gittiğimiz yerde bebeklerini alıp gezmeye gelmiş bir çok turist gördük. Norveçten Tayland’a kadar bu tablo hep gözümüzün önündeydi ve oğlumuz Alp dünyaya geldiğinde nasıl olcak diye düşünmeye başladık… ilk olarak içimizdeki gezgin durmadı, sonra neden olmasın diyerek, oğlumuz 8 aylıkken aldık onu ve İtalya, Fransa, Monaco gezimize başladık.

Belkide bebekle en son gidilecek yerlerden biri olan Cinque Terre yi seçmek bize bebekle gezmenin hiç korkulacak birşey olmadığını ve biz ne kadar rahatsak bebeğimizin de o kadar rahat olduğunu gösterdi.

Yolculuk

Araba ile yolculuklarda 1 – 1,5 saatte bir mola verin, pusetinden alıp dışarı çıkartın hem değişiklik olur hem de biraz hava alır. Müzik dinleyerek konuşarak yolculuğu sizin için de onun için de keyifli hale getirmeye çalışın. Mola yerlerinizde bir park vs varsa yemeklerini buralarda yedirin. Dükkanlar varsa kucağınızda gezdirin yeni şeyler görmek bebeklerin en sevdikleri şeylerdenbiridir. Portatif alt değiştirme örtüleri, oyuncaklar olmazsa olmaz.

İtalya
Çoğu kiralık arabada bebek koltuğu seçeneği vardır.

Uçakta, kalkışta ve inişte, emzirin ya da sıvı verin. Yutkunma, basınçtan dolayı kulaklarının rahatsız olmasını engelleyecektir. Yolcular genelde bebekten rahatsız olmaz. Siz ağlıyor diye stres olursanız bebeğiniz bunu hissedip daha çok ağlayabilir. Rahat olun, ihtiyaçlarını giderin, kendini hazır hissettiğinde sakinleşecektir.

Gemi, Feribot gibi deniz taşıtlarına binerken ve inerken dikkatli olun. Gerekirse yardım isteyin. Sallanmak onun için nimet 🙂 çok sevecektir.

Gezileriniz sırasında kendi arabasında oturuyorsa sık sık kucağınıza alıp onunla ilgilenin. Ne kadar konforlu da olsa bebek bu, aynı pozisyonda sıkılır.

Kanguruyu kalabalık yerlerde bebeğiniz önünüze gelecek şekilde kullanın, böylelikle daha iyi koruyabilirsiniz onu. Yine sık sık kangurudan çıkarın bebeğinizi çünkü sizin sıcaklığınız, bebeğinizin kendi sıcaklığı ve kanguru kumaşı bunaltabilir. Ayrıca bebeği kanguruda uzun süre tutmak ergonomik olarak da önerilmiyor.

Cinque Terre

Bisiklet (bebek koltuklu) kullanacaksanız iyi kullandığınızdan emin olun, deneyimli değilseniz bebeğin ağırlığı, özellikle sağa sola eğildiğinde dengenizi bozabilir. Bisiklet dostu olmayan şehirlerde daha da dikkatli olun.

Eğer kucağınızda gezecekseniz, dönüşte bir ortopediste görünün 🙂

Yeme İçme

Bebeğinizi heryerde yedirebilir içebilirsiniz, arabasında, arabada, uçakta, gemide, sokakta, parkta… fakat en rahatı ya arabasında ya da gittiğiniz bir restoranda olacaktır. Mama sandalyesi varsa süper, yoksa kucakta ya da arabasında sizinle oturabilir. Emziriyorsanız, anne sütü hem sakinleştirecektir, hemde susuzuluğunu giderecektir.

Sestri Levante

Tüyo: Eski bir atleti bebeğiniz sandalyede otururken, sandalyenin sırt kısmı ve bebeğinizi içine alacak şekilde, yukarıdan giydirip, arkadan mandalla ya da toka ile fazlalığı alarak bebeğinizi sabitleyebilirsiniz. Hem mama önlüğü olur hemde bebeğinizi sabit tutar. Yine de gözünüzü ayırmayın.

Tercihen etrafını seğredebileceği, keyifli bir yer seçmenizde fayda var, böylelikle sizde biraz dinlenebilirsiniz.

Alt Değiştirme

Yine heryerde çekinmeden yapabileceğiniz bir eylem, yine de daha sakin yerleri tercih edin. Rahatsız olanlar olabilir, doğaldır 🙂

Planlama

Bebeğimiz Alp doğmadan önce kendimizi yollara vurur şehri alt üst ederdik. Yerel halkla tanışır muhabbet eder, vakti önemsemezdik. Ama artık planları bebeğe göre yapmak gerekiyor. Yemek saatlerinde yolda olmamaya çalışın, sizin yemek saatlerinizi ona uydurmaya çalışın. 1 günde gezilecek bir yere 2 gün ayırmak daha doğru olacaktır. Uyku saatlerine sadık kalmak döndüğünüzde düzeninizi korumanıza yardımcı olacaktır. Sabahları bebekler erken uyandığından hem kalabalıktan kaçınmak için hemde günü efektif kullanmak için bebekle gezmek avantajlı olabilir. Akşamları o uyuduğunda ayrı ayrı dışarı çıkabilirsiniz, ama muhtemelen siz de yorulduğunuzdan pek bir yere çıkmak istemeyeceksiniz. Seyahat planınızı bütün bunları düşünerek yapmanızda fayda var. Yinede bebeğinizin keyfi için planları her an değiştirebileceğinizi unutmayın.

Manarolla
Cinque Terre

Olmazsa Olmazlar

Yurtdışı seyahatleriniz için;

  • Doktorunuz önerisi ile alınacak ilaçlar. ne olur ne olmaz tedbirli olmak lazım.
  • Bebek arabası, kanguru v.b.
  • Cibinlik ( terzinize lastikli bir cibinlik diktirebilir, bunu yatağın etrafına geçirebilirsiniz.)
  • Termos çanta ( jel soğutuculu çanta)

Genel Olarak;

  • Kalacağınız yeri, bebek yatağı olan tesislerden seçin. Yanınıza bebeğiniz için çarşaf alabilirsiniz.
  • Mümkünse yatak odası ve oturma odası ayrı olsun.
  • Mutfak varsa işiniz oldukça kolaylaşacaktır. (Airbnb den ev kiralamak bu durumda öne çıkıyor)
  • Mevsimsel kıyafetler, şapka, bere, eldiven, ayakkabı, şemsiye v.b.

Bebekle gezmek ayrı bir keyiftir. Ona dünyayı gösterin, anlatın.. Kokuları, tatları, hiç duymadığı dilleri, farklı iklimleri deneyimlemek onu geliştirecek ve sizinle daha farklı bir bağ kurmasını sağlayacaktır. Sizinle gezmeye alışacak ve hayatınızdaki bir keyfe ortak olacaktır.

Bebekle gezmek
Pisa

Bebekle gezmek güzeldir. Haydi alın çocuğunuzu ve gezin 🙂

San Diego

San Diego sadece California’nın değil, Amerika’nın da parlayan şehirlerinden biri. Nitekim San Diego için “America’s Finest City” (Amerika’nın en güzel şehri) nitelemesini kullanıyorlar. Biz de sizler için San Diego Gezi Rehberi ni hazırladık.

Konaklama

Şayet ki zamanınız varsa şehrin ve plajlarının tadını çıkararak gezmek için 3-4 gün kalabilirsiniz. Ama buna zamanınız yoksa ve aslında Los Angeles çevresindeyseniz günü birlik bir tur yaparak da şehrin başlıca turistik noktalarını hızlıca görebilirsiniz.

Konaklama için Tonton ve özellikle Gas Lamp Quarter’ı tercih edebilirsiniz. Bu bölgede konaklarsanız gezme tozma dışında yeme içme, vakit geçirme gibi aktiviteleriniz için aracınızı kullanmak zorunda kalmazsınız. USA Hostels – Downtown uygun fiyatlı ve beğenilen bir otel.

Ulaşım

San Diego’ya gitmek için Havaalanını ya da karayolunu kullanacaksınız.

Havaalanı şehrin tam göbeğinde olduğundan oldukça rahat. Çıkar çıkmaz şehre giden otobüslerden birini ya da taksiyi kullanabilirsiniz. Yine de Amerika’da arabanız olmadan gezmek ve ulaşım oldukça sıkıntılı bu nedenle hemen bir araç kiralamanızı öneririz. Aracınızı Havaalanında bulunan kiralama şirketlerinden kiralayabilirsiniz.

Karayolundan ise Meksika’dan gelecekseniz, burada yazdığımız rotayı tam tersinden takip edin. Amerika içinden Los Angeles’tan da gelseniz, Arizona’dan da gelseniz, burada yazdığımız rotayı adım adım takip etmeniz size oldukça zaman kazandıracaktır.

San Diego
San Diego Rota Haritası

Gezilecek Yerler

San Diego’ya Los Angeles’tan gelecekseniz ve San Diego’da konaklayacaksanız, Yol üzerinde Sen Clemente’ye ve La Jolla’ya uğrayabilirsiniz.

Sea World San Diego

Sabah 10:00 Akşam 10:00 arası açıktır.

Burayı rotamıza eklemedik çünkü burası için en az yarım gün, mümkünse bir gününüzü ayırabilirsiniz, aktivitelere katılabilirsiniz, Balina, Deniz aslanı, Yunus şovlarını izleyebilir, akvaryumları ziyaret edebilirsiniz. Biletinizi buraya tıklayarak önceden alabilirsiniz. Hatta Disney ve Legoland planlarınız varsa kombine bilet alıp 100 dolara yakın tasarruf edebilirsiniz. Ya da konaklama dahil paketlerden birini seçebileceğiniz gibi kendi paketinizi de oluşturabilirsiniz.

Gitmeden önce planlamanızı iyi bir şekilde yapmanız gerekmekte yoksa, hadi balina şov izleyelim dediğinizde geç kalabilir ya da çoktan kaçırmış olabilirsiniz. Planlama için buraya tıklayınız.

Eğer ben auta park da isterim derseniz o zaman Sea World’e yarım saat uzaklıkta olan Aquatica Water Park’ı da ziyaret edebilirsiniz.

Sea World Haritası

Old Town

Old Town

San Diego California bölgesinde Avrupa’dan gelenlerin ilk yerleştiği bölge olarak da bir üne sahip. O yüzden California’nın doğum yeri olarak anılıyor. Old Town da bu dönemlerden kalan küçük bir kasabanın restore edilerek acık hava müzesine dönüştürülmüş hali. Ama Amerika’nın hiçbir yerinde öyle Anadolu gibi bir tarih birikimi beklenmeyin. Eski şehir dediği 1769 da ilk yerleşimi yapılmış bir kasaba aslında. Ama Meksika / Western filmlerindeki   atmosferi görmek ve biraz da turistik bir hava almak için mutlaka uğramanızı öneririz. Sonuçta yaptıkları işin hakkını veriyorlar. İçerideki eski binalar ya ücretsiz müzelere ya da restoran ve mağazalara dönüştürülmüş. Giriş ücretsiz. Çevresindeki sokaklar ücretsiz park yeri. Ama çok kalabalıksa yakınlarda 5 dolara otopark opsiyonları da mevcut. 1-2 saatte gezebilirsiniz.

Old Town

Küçük bir Not: El Agave Restoranında 2000 çeşit tekila bulabilirsiniz. Meksika mutfağı içinde Casa Guadalajarayi önerebilirim.

Balboa Park

Size Avrupa‘da hissettiren kanımca San Diego’nun en keyifli yerlerinden birisi. Sadece bir park değil, aslında sanat merkezi. Müze ve sanattan hoşlanıyorsanız buraya en az bir gün ayırmanızı tavsiye ederiz. Ayrıca parkın doğu girişinden girince; Spanish Art Village’a de rengârenk atmosferiyle ve etkinlikleriyle görmeye değer. Sevenler, bisiklet kiralayarak parkta gezebilir, bu size zaman kazandırır.

Spanish Village Art Center
Spanish Village Art Center

Parkın girişlerinde ücretsiz park yerleri bulabilirsiniz. Parkın orta yerinde Morto Meydanında soluklanıp bir şeyler içebilirsiniz.

Embarcadero Heykelleri

Kiss Statue – Unconditional surrender

San Diego’nun merkezdeki kıyı sahilindeki bölgenin içinde yer alan Unconditional surrender (kayıtsız şartsız teslimiyet) ve Bob heykelleri; II. Dünya Savaşından dönen bir askerin sevgilisini tutkuyla öptüğü bu heykel San Diego’nun simgelerinden birisi. Aslında Senar Johson tarafından yapılan bu dev bronz heykel, New York Times Meydanında 1945’te çekilen İkinci Dünya Savaşının bitişinin simgesi haline gelmiş bir fotoğrafı resmetmekte. Sevgilinizle giderseniz önünde ayni pozu vermek bir klasik:)

Bu heykelin hemen yanında denize yakın kısımda da benzer şekilde İkinci Dünya Savaşında kahramanlık gösteren ABD askerleri anısına Bob heykelini görebilirsiniz.

USS Midway Müzesi

ABD ve Japonya arasındaki Midway savaşından adını alan bu savaş gemisi müzesi, ilgisini çekenler için güzel bir durak. ABD’de epey popüler müzelerden birisi olduğunu belirtmekte fayda var. Buradan sonra hemen yakındaki Seaport Village denilen yerde konaklayıp biraz atıştırıp iki soluklanmak da mümkün.

Gas Lamp Quarter

Downtown

San Diego Kongre Merkezinin hemen yanında bulunan bu bölge, San Diego’nun aslında 150 yıllık eski şehrinin modern yüzüyle birleştiği bir muhit. Restoran ve barlarıyla ünlü. Buradaki binalar Viktorya stilinde yapılmış ve sokak lambaları dolayısıyla bu ismi almış. Buradaki ilk bina 1850 yılında inşa edilmiş. Mahallenin girişinde sizi “San Diego’nun Tarihi Kalbi Gaslamp” yazılı bir sokak kapısı karşılayacaktır. Sonrası iki taraflı restoran ve barlar sokağı. Sokaklarda public parking bulmak mümkündür.

Coronado

Coronado Beach & Coronado Hotel

San Diego’yla Coronado Adasını bağlayan geniş kavisli acısıyla unlu mavi Coronado Köprüsü’nden geçerek buraya ulaşabilirsiniz. Coronado’yu tarif etmek için; huzurlu, butik, şık ve düzenli diyebiliriz. Ünlü Coronado Otelinin önündeki sahili tamamen kum ve keyifli yürüyüşler yapabilirsiniz. Park biraz problemli. Adanın büyük bir bölümü orduya ait.

Little Italy

Amerika’da birçok şehirde Little Italy vardır, fakat belkide restoran bar çısından en zengini San Diego’dadır. Her zaman kalabalıktır. Pizza çektiyse canınız; Filippi’s Grotto tek adres.

Plajlar

Imperial Beach
Imperial Beach
Imperial Beach

En az Los Angeles kadar plajlarıyla ünlü bir şehir San Diego. Pasifik Plajı, Okyanus plajı, Coronado Plajı, La Jolla, Imperial Plajı bunlardan en bilinenleri. Özellikle La Jolla plajına gidip güzel manzaranın, plajın ve doğal koruma altında olan çevrenin tadı çıkarılmalı. La Jolla koyunda emin olun deniz aslanları ve sincaplarla dolu bir gün sizi bekliyor. Mevsimine denk gelirseniz balina gözetleme noktasından, Baja Califiorniya’dan göç eden balinaları görebilirsiniz.

La Jolla Beach

Ayrıca kayalardan inmeyi göze alırsanız San Diego’daki çıplaklar plajı olarak da bilinen Black plajını ziyaret edebilirsiniz.

La Jolla

Mission Beach de bir başka alternatif plaj.

Mission Beach
Mission Beach

Old Man Surfing Area

Gerçek sörfçüleri görmek istiyorsanız kesinlikle rotanız burası. Ayrıca atmosferi ve günesin batisi da bir harika. Yanınızda içecek ve yiyecek bir şeyler götürmenizi tavsiye ederim. Yoksa barbekü yapan hippi sörfçülere imrenip durabilirsiniz. Bölgeye giriş 10 Dolar.

Old Mans Surfing Area
Old Mans Surfing Area

Not: Bir günden fazla vaktiniz varsa, mutlaka bölgenin en büyük hayvanat bahçesi olan San Diego ZMO’yu ihmal etmeyin.

Yeme İçme

Meksika, İtalya, Deniz Mahsülleri ve Steak konusunda damağınızı memnun edecek bir çok alternatif var.

Meksika yemekleri için adresiniz; Old Town. Gas Lamp Qurter’da Balıklı Taco’yu Tin Fish‘te deneyin.

Italyan Mutfağının tabiki adresi Little Italy. Restoran olarak da Filippi’s Grotto.

Büyük yengeçler de bir başka seçenek. Seaport Village ‘da Fish Market denenebilir. Ayrıca Little Italy’nin kuzeyinde Ironside Fish & Oyster da bir seçenek.

Bölge kendi biralarıyla da ünlü; Ballast Point Sculpin, Modern Times Monsters’ Park, AleSmith Speedway stout biralarını deneyebilirsiniz.

La Jolla ‘da ise Bobboi Natural Gelato‘da dondurma yemenizi tavsiye ederiz.

Route 66 California

Bu yazımızda Route 66 California ayağını ele alıyoruz, sitemizde gezmediğimiz görmediğimiz yerleri anlatmadığımızdan tam bir route 66 yazısı olmayacak, fakat ileride bu rotayı baştan sona görmeye niyetliyiz, o zamana kadar şimdilik; buyrunuz, Route 66 California..

Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” kitabında Joad’ların kullandıkları “Ana Yol” olarak ilk kez karşımıza çıkan yol 1926 da tamamlanmış ve ünlü Route 66 tabelası 1927 yılında koyulmuştur. Bobby Troup ‘ın “(Get Your Kicks on) Route 66” şarkısı, Nat King Cole, Chuck Berry ve Rolling Stones’un yorumlarıyla yolun ününe ün katmıştır. 3940 Km yani 2448 Mil dir. US 66, Route 66, Will Rogers Otoyolu, Amerikanın Ana yolu ve Ana Yol (Mother Road) olarak da bilinir.

1926 yılında hizmete giren orjinal yol Chicago’dan başlayarak Los Angeles şehrinde sona eriyordu.. Fakat 1985 yılında Amerikan Karayolları sisteminden RESMEN çıkartıldı. Çıkartıldığı gibi de bütün işaretler ivedilikle sökülüp temizlendi.. Aynı yıl belgeseller, TV yayınları ve hatta İngiliz yapımı bir film bile çekildi. Zaten oldukça popüler olan Route 66 artık dillerden düşmez oldu. 1990 yılına kadar yolun geçtiği tüm eyaletler Route 66 ‘i bir nevi tekrar resmileştirerek Historic Route 66 adı altında ve kendi eyaletlerinin ismi ile kullanmaya başladılar. Amerikan Rüyası yine kendini gösterdi ve zaten meşhur olan Route 66 artık tüm dünya tarafından bilinen bir simgeye dönüştü ve büyük bir pazar haline geldi. Nasıl mı? Bugün Chicagodan klasik araba kiralayıp Santa Monica’da arabayı teslim edebilir ve 20 günlük bir tur yapabilirsiniz. Magnetler, duvar süsleri, şapkalar bardaklar… aklınıza ne gelirse…  hatta Avrupa’da tur operatörlerinden kalacak yer ve uçak dahil paketler satın alabilirsiniz.

Route 66 Tüm Rota: Illinois Chicago, Missouri, Kansas, Oklahoma, Texas, New Mexico, Arizona ve California.

Route 66 California

Route 66 California

California rotası 333 mil yani 536 km’dir. Route 66 California ‘nin geçtiği yerler; sırası ile;

Needles, Goffs, Fenner, Essex, Chambless, Danby, Amboy, Bagdad, Siberia, Ludlow, Newberry Springs, Daggett, Barstow, Lenwood, HodgeHelendale, Oro Grande, Victorville, Cajon Pass, San Bernadino, Rialto, FontanaRancho Cucamonga, Upland, Claremont, Pomona, La Verne, San Dimas, Glendora, Azusa, Irwindale, Duarte, Monrovia, Arcadia, Sierra Madre, Pasadena, South Pasadena, Los Angeles, West Hollywood, Beverly Hills ve Santa Monica‘dır.

Needles

California’nın kapısı olarak bilinir. Birçok Route 66 konseptli otel vardır. Burada görülecek yerler kısaca Mystic Maze (Yol üzerinde) ve Trails Arch Bridge dir. Ayrıca kahvaltı, öğle ve akşam yemeği için Wagon Wheel Restaurant‘ı ziyaret edebilirsiniz (İçinde Gift shop var) Buradan çıkarken deponuzu doldurun ve yanınıza su almayı ihmal etmeyin. Uzunca bir süre sağınız solunuz kurak arazi olacak.

Essex

Calico Ghost Town

Terk edilmiş biryerdir. Yol üzerinde bulduğunuz terkedilmiş binaların fotoğraflarını çekebilirsiniz. Amboy’da Roy’s Cafe and Motel işareti ünlüdür. İlginizi çekerse yol üzerinde bulunan Amboy Kraterini de görebilirsiniz. Ludlow da eski servis istasyonunu ve istasyon içinde park etmiş eski itfaiye aracını görebilirsiniz. Ludlow Daggett arasında ki yolda ise ünlü Bagdad cafe de durup bişeyler içebiliesiniz. Bu cafe ünlü Alman filmi Bagdad Cafe den esinlenerek bu adı almıştır. Daggett’ta ise kesinlikle Calico Ghost Town‘ı zyaret etmelisiniz. Western filmlerinden fırlamış gibi olan bu kasaba da başka bir terk edilmiş kasabadır.

Barstow

Barstow

Barstow’da artık yavaş yavaş medeniyete adım atmış oluyorsunuz, zaten hemen karşınıza çıkan fastfood zinciri size bunu farkettiriyor. Barstow Station‘da vagonların içinde yemek yiyip, hediyelik eşya dükkanını gezebilirsiniz. Genellikle Zincir mağazalar bulunuyor. Barstow’da kesinlikle uğramanız gereken yer Route 66 Müzesi’dir. Müze’de şansınız varsa Tarihçi ve Müze Sahibi Bill Tomlinson’ı görebilirsiniz. Sizinle beraber gezerek size bir sürü ilginç şey anlatabilir. Bizden selam söyleyin, Türk Çiftin selamı var derseniz tanıyacaktır. Müzede aynı zamanda bir çok hediyelik eşya da bulunmaktadır. Bu müzenin hemen yanında ise Demiryolu müzesi bulunur, Dışarıda lokomotifleri, içeride ise eskiden kalma birçok demiryolu objesini bulabilirsiniz. Bu alanın topluca adı ise Historical Harvey House Center’dır. Yola devam ederken bir çok işaret ve tabela size route 66 ruhunu yaşatacaktır.

Hodge

Western

Hodge yolu üzerinde keyifli bir The Two 66 Co işaretini görebilirsiniz. Ayrıca yine sağ tarafta, western film setini andıran bir yer göreceksiniz, fakat buranın adını maalesef bilmiyorum.

Helendale

Elmer’s Bottle Ranch

Gelelim Helendale‘e, burada görülmesi gereken yer, Elmer’s Bottle Ranch… İnternetten edindiğimiz bilgi, Elmer’ın babasından kalan şişe kolleksiyonundan burayı yarattığı idi. Fakat Elmer’la tanıştık oldukça uzun ve keyifli bir sohbetimiz de oldu. Elmer Vietnam’dan döndükten sonra, Babasının şişe koleksiyonunu kullanarak burayı yapmaya başlıyor, fakat kendisinin söylediği bu kolleksiyon sadece başlangıç için yeterli oluyor, Emekli olup heryerden sürekli şişe toplayarak bu alanı yaratıyor ve halen de devam ediyor. Bahçenin sonunda kendi atölyesi var, Arı kuşları var ve keyifli bir yaşamı alanı var. Giderseniz ve oradaysa mutlaka tanışın ilginç bir hayat hikayesi var ve keyifle uzun uzun anlatıyor 🙂

Victorville

Emma’s Cafe

Victorville‘de ise Emma’s Cafe’yi mutlaka ziyaret etmelisiniz. (Emma Jean’s Holland Burger CaféBiz maalesef kapalı olduğu bir saate denk geldik. (16:00) da kapanıyor. Grease filmini biliyorsanız burası oradaki cafeler gibi. O kadar beğendik ki tekrar gitmeyi bile planladık. Aldığımız bilgilere göre harika ev yapımı burgerları varmış.. giderseniz ve tadarsanız bize yazın burada deneyimlerinizi paylaşalım.

Victorville’nin Old Town’ını da görmenizde fayda var, yine Route 66 temalı kasabalardan. Arabanızı park edip ufak bir yürüyüş yapabilirsiniz.

San Bernardino

Victorville’den sonra 1-1,5 saatlik bir yol sonrası Califronia’nın en kalabalık şehri San Bernardino‘ya geliyorsunuz ve buradan sonra artık çöl yolculuğu tamamen sona eriyor. Daha kısa araba kullanıp daha uzun molalar vermeye başlıyorsunuz. Yol üzerinde bir çok Route 66 durağı var hepsini tek tek anlatmak çok zor bu nedenle kısa kısa anlatarak, keyifli olanları seçeceğiz.

Not: Buradan sonraki duraklarda sadece Route 66 temalı ve Route 66 California için mihenk taşı olmuş bazı yerleri anlatacağız, şehir rehberi olarak anlatmayacağız. Çünkü buradan sonra her şehir için ayrıca gezilecek bir çok nokta var.

Not 2: Buradan sonraki noktaların her birinde durmanız duraklamanız gerekmeyebilir, bunlar Route 66 tarihinde yer edinmiş yerler, bu yazımızda bu anlamda ünlü olan birçok oteli yazımıza dahil etmedik, bunları gördükçe vintage tarzlarından kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Hazine avı gibi sağa sola bakarak keyifle gezmenizi öneririz.

McDonalds Müzesi

San Bernardino’ da McDonalds’ın Route 66 temalı müzesini gezebilirsiniz. Çocuklarla yolculuk ediyorsanız oldukça keyifli olabilir. Müzenin içinde dünyanın heryerindeki McDonalds’lardan getirilmiş promosyonlar da var. Bahçesinde bol bol fotoğraf çekebileceğiniz objeler var.

Wigwam Motel Village

Wigwam Motel

Route 66’in en önemli durak noktaları hep oteller olmuştur, bunun nedeni; insanların burada kaynaşmaları gece eğlenceleri ve yol hikayelerini paylaşmalarıdır. Bunun farkında olan girişimciler gezginleri çekebilmek için değişik konseptleri rota üzerinde hayata geçirmişler. Wigwam Motel de bunlardan bir tanesi ve halen ayakta ve değişmemiş olanlardan biri. Otel 1949 yılında yapılmış, resepsiyonunda hediyelik eşya da bulabilirsiniz. Wigwam kabinleri olarak dizayn edilmiş, bizim bildiğimiz şekli ile kızılderili çadırları. Buradan rezervasyon yapabilirsiniz.

Fontana

Bono’s Restaurant and Deli (Fontana)

Bono’s Restaurant and Deli

1936 yılında yapıldığında, reçel, zeytin, şarap ve meyve satan bir yermiş. Fakat daha sonra italyan Restoranına çevrilmiş. Dış yapıda bir değişiklik yapılmadan içi restore edilerek tekrar servis vermeye başlamış.

Giant Orange (Fontana)

Giant Orange

Bono’s Restaurant’ın hemen yanında görebileceğiniz Giant Orange şu an kapalı, sadece fotoğraf çekebileceğiniz bir yer.

Rancho Cucamonga

Cucamonga Service Station (Rancho Cucamonga)

Cucamonga Service Station

The Cucamonga Servis İstasyonu (Araç Tamir bakım) 1915 yılında inşaa edilmiş.1970’de benzin istasyonu olarak kullanılmış, belli bir süre sonra kapanıp yıllarca terkedilmiş olarak kalmış. 2009 yılında yetkililer tarafından Tarihi Route 66 noktası olarak ilan edilmiş ve 2013 yılında restorasyonuna başlanmış.. 2015 te açılmış ve müze olarak hizmet vermeye başlanmış.

The Magic Lamp Inn (Rancho Cucamonga)

Magic Lamp

Route 66 üzerinde bizim en beğendiğimiz restoran. Steak’leri ile ünlü ve ayrıca Çorbaları, Somon Balığı ve Brulee Cheescake’i çok lezzetli. İç tarafı Bar ve restoran olarak iki kısımdan oluşuyor. Ayrıca kalabalık gruplar için ayrılmış yemek odaları da var.

1941-1955 arasında İtalyan Restoranı olarak işletilmiş daha sonra el değiştirerek 1955’te şimdiki şeklini almış. Girişte gözünüzden kaçmayacak büyük bir Alaaddin’in Lambası var. Hava karardığında bu lambanın ucunda ateş yanıyor.

Upland

McDonald’s Golden Arches building (Upland)

1953-1960 arasından yapılmış McDonald’s mimarisine sahip olan rota üzerindeki 3 binadan biri.

Madonna of the Trail (Upland)

Madonna of the Trail

Tüm Route 66 California üzerinde toplam 12 eyalette 12 adet bu heykel’den var. California’daki ise Upland sınırları içinde. 1929 yılında yapılmış. Batıya doğru yol anal Ailesi ile işçi bir kadın heykeli.

Grove Theater (Upland)

Grove Theater

1947 de inşaa edilen bina halen hizmet veriyor. Upland şehir merkezinde yer alıyor. Grove Theater’ı görmek için buraya geldiğinizde, bu ufak şehir merkezini de gezebilirsiniz, Antikacılar, plak dükkanları ve ufak cafeleri var. Her Cumartesi akşamı aileler için ufak bir panayır kuruluyor, keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Giant Cup of Coffee (Upland)

Yaklaşık 1 metre boyunda bir Kupa. 2 boyutlu, fakat nedense ünlü..

Claremont

Tugboat Annie’s (Claremont)

Tugboat Annie’s

Gemi şeklinde dizayn edilmiş olan restoranda deniz mahsülleri yiyebilirsiniz. Özellikle Karides’i ile ünlü.

Buca di Beppo (Claremont)

Tugboat Annie’s in hemen karşısında bulunan bir italyan restoranı.

Pomona

Coates Cyclery – Vintage sign (Pomona)

1930’larda dikilmiş bir Bisiklet Dükkanı reklam tabelası. Oldukça ünlü.

Pomona Fox Theater (Pomona)

1931 de açılmış bir Tiyatro.

La Verne

Mr. D’s Diner (La Verne)

Mr. D’s Diner

Mr D’s Dinner restoran zinciri oldukça ünlü, La Verne yolunda metal yüzeyli olan restoran zengin menüsü ile keyifli ve doyurucu.

San Dimas

Downtown San Dimas: “Western Village” (San Dimas)

San Dimas

San Dimas eski şehir merkezi. Western filmlerinin setleri gibi bir yer. Şehre girdiğiniz anda sağdan soldan kovboylar çıkacak diye bekliyorsunuz. Antika dükkanları ile bezeli keyifli bir yol üzerinde gezebileceğiniz bir yer. Bazen burada karnavallar olabiliyor, gideceğiniz zaman kontrol etmenizde fayda var.

Pinnacle Peak Steakhouse (San Dimas)

Yine Western Filmlerinden aşina olduğumuz at arabası vagonu şeklinde bir restoran tabelası.

Azusa

Foothill Drive-In Theater (Azusa)

Açık olduğu zamanlarda 1500 aracın sığabildiği bir açık hava araba sineması. Şu an sadece tabelası duruyor ve yine belediye tarafından Tarihi Route 66 işareti olarak kabul edilmiş.

Liquor Store Sign (Azusa)

50’lerin ünlü neon tabelalarından biri.

MONROVİA

Flying A Service Station (Monrovia)

Eski ünlü Flying Station örneklerinden biri.

Aztec Hotel (Monrovia)

1925 te açılmış ve 2000 yılında restore edilmiş. Dış mimarisi değişmemiş.

Arcadia

Denny’s Windmill Restaurant (Arcadia)

Denny’s Windmill Restaurant

Yel değirmeni şeklinde tasarlanmış bir restoran. Route 66 in görülecek yerlerinden biri.

Pasadena

Pasadena içinden geçerken tabelası yada mimarisi ile gözünüze çarpacak yerler, Hiway Host Motel, The old Astro Motel – Şimdiki ismi Knights Inn, Vegabond Inn ve Howard Motor Company Building, The Gamble House, Gus’s Barbecue – classic Sign (güney’de)

Colorado Street Bridge – Suicide Bridge (Pasadena)

Colorado Street Bridge

Köprü 1913 yılında tamamlanmış. Zamanının en büyük yapısıymış. Fakat bu kadar ünlü olmasının nedeni köprüden atlayan insanlar. İlk intihar 1919 da büyük buhran yıllarında olmuş. O günden beri 100 den fazla kişi köprüden atlamış. Belediye bu durumdan dolayı; Köprünün girişine “There is a Hope” (Umut Var) yazılı bir levha asılmış. levhanın altında ise  “Suicide is not the answer. Make the call.” (İntihar çözüm değil, arayın) yazıyor.

Rialto Theatre (güney) (Pasadena)

1925 yılında İspanyol Barok mimarisi ile yapılmış. La La Land filminde bu tiyatroda bir buluşma sahnesi vardır.

West Hollywood

West Hollywood‘da Sunset Strip sonrasında Mel’s Drive-In’ de yemek yiyebilirsiniz. Yine neon lambalı tabelası ile ünlü yerlerden biridir. Ayrıca şehrin ünlü mimari yapılarından biri olan Chateau Marmont Hotel ‘i de görebilirsiniz. Ünlü komedyen John Belushi 1982 yılında aşırı dozda uyuşturucudan burada ölmüştür.

Los Angeles, Hollywood ve Beverly Hills ile ilgili diğer gezi yazılarımız;

Yeme İçme Rehberi

Gezilecek Yerler Rehberi

Genel Bilgiler ve Alışveriş Rehberi

Beverly Hills

Beverly Hills

Beverly Hills‘de Route 66 California yıllarından kalan önemli yapılardan bazıları Union 76 Service Station, The Beverly Hills Hotel and Bungalows ve Rodeo Drive’dır.

Santa Monica

Santa Monica rotanın sonudur. Fakat bu son durak için farklı görüşler vardır.

Will Rogers Memorial Plaque (Santa Monica)

Bazılar rotanın burada sona erdiğini düşünür, Will Rogers adına bir taş plak vardır ve üzerinde şunlar yazar;

WILL ROGERS HIGHWAY
Dedicated 1952 to WILL ROGERS
Humorist – World Traveler – Good Neighbor
This Main Street of America
HIGHWAY 66
Was the first road he traveled in a career that led him straight to the hearts of his countrymen

Santa Monica Pier “End of the Trail” (Santa Monica)

Santa Monica end of the Trail

Birçok kişi Route 66’in Santa Monica İskelesinde bittiğini zannediyor, hatta bunu kanıtlarcasına orada bir tabela (“The End of the Trail” ) bile var. Bu durum hediyelik eşya marketlerinin bir başarısıdır. Gerçek bitiş noktası ise iskeleden bir kaç blok ötede Lincoln Boulevard ve Olympic Boulevard kesişimindedir.

Santa Monica Pier Sign (Santa Monica)

Route 66 ile ilgili belki de en çok fotoğraf bu tabelanın önünde çekilmiştir. Route 66 gezgini olun ya da olmayın, bu ünlü tabelanın önünde fotoğraf çekilin. İskele de bulunur.

Route 66 California

Bologna’yı Merkez Alan 4 Günlük Plansız Rota

Hazırlıklar ve Planla(ma)ma

Öncelikle bunun nasıl bir gezi yazısı olduğundan bahsetmek istiyorum.

Bu yazı, belli başlı yerleri anlatan, tourist attraction adı verilen mekanları detaylarıyla tanıtan bir yazı değil. Daha çok “4 günüm var, fazla plan program yapmadan gezmek istiyorum, gördüklerim de sürpriz olsun” şeklinde yaşanarak kaleme alınmış bir yazı. Anlattığım pek çok yere dair fazla detay veremeyeceğim, ama yine de çok şey anlatacağım. 🙂 Çünkü plansız 4 günlük bir tatilde bile çok fazla detay ve tecrübe işin içine giriyor.

Bu arada kesinlikle 3 kuruşun hesabını yapan biri değilim ama yazıda harcamalarımı 3 kuruşuna kadar yazdım çünkü maliyetlerin benim gibi free-style gezmek isteyenler için bir belirsizlik ve korku unsuru olabileceğini az çok biliyorum. Korkmanıza gerek yok, bu gezi 600€’nun altında çıktı ve dediğim gibi, her kuruşu yazdım. Geziye dönelim…

İlk çıkış noktam şu oldu: Ben nereyi gezmedim? Haritayı önüme açtım. Pegasus’un gittiği yerlere bakmaya başladım. Bologna (Bolonya okunur) fiyatları çok iyiydi. Floransa, Siena, Pisa, San Gimignano gibi trendy yerleri defaatle görmüştüm. Bologna’nın güneyinde bildiğim pek çok yer vardı ama kuzeyi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Venedik ve Garda gölü vardı mesela. Ayrıca bir erkek çocuğu olarak Maranello’daki Ferrari müzesi ve meşhur Imola motor sporları yarış pisti de ilgilimi çeken yerler arasındaydı.

Fazla detaya girmeden Pegasus’un yüzde 40 indirim yaptığı zamanlardan birinde 6-10 Kasım tarihleri için gidiş dönüş 317TL (70€) gibi süper bir fiyata satın aldım.

Booking.com’dan Bologna şehir merkezine 2 kilometre uzaklıkta, yüksek puanlı bir oteli 260 Euro’ya rezerve ettim. Daha sonra zaman zaman Booking.com mobil uygulamasından aynı tarihlerde başka otellere de bakmaya başladım ve 194 Euro’ya kahvaltı dahil, puanı daha yüksek, ücretsiz özel otoparkı olan başka bir otel buldum ve hemen rezervasyonu değiştirdim.

İpucu: Booking’de rezervasyonu yapıp unutmayın, ara ara bakın, daha iyi teklifler gelebilir.

Otelde özel otopark olması önemli bir konu, çünkü kiraladığınız aracın başına bir kötülük gelmesi gezinizin tadını kaçırır. Eğer illa ki özel otoparka para ödeyeceğiniz bir durum ortaya çıkıyorsa, belki bu farkı ücretsiz otoparkı olan daha  daha iyi bir oteli tercih ederek, kendinizi de kapsayan bir güzelliğe dönüştürebilirsiniz. Bütün bunları değerlendirmekte fayda var.

Aracı da Europcar’ın mobil uygulamasıyla kiraladım. Europcar, fiyatı ve hizmeti anlamında memnun olduğum ve her zaman tercih ettiğim bir firma… Aracı 7 Kasım’da saat 10’da şehir merkezinden alıp, 10 Kasım’da yine saat 10’da havaalanına teslim edecek şekilde kiraladım. Aslında iner inmez havaalanından alacak şekilde de kiralayabilirdim ama birkaç sebepten ötürü vazgeçtim. Bunlar:

  1. İlk gün gelişim öğlen olacaktı ve şehir içinde aracım olmasının hiçbir avantajı olmayacağı gibi bir gün daha fazla ödeme yapacaktım.
  2. Eşyam azdı ve şehre otobüsle veya trenle gelip, otele yürümek istiyordum. Böylece şehrin dokusunu daha fazla hissedebilirdim.
  3. İlk günü Bologna’ya ayıracaktım ve otelden çıkıp şehri gezerken de bol bol yürümeye niyetliydim.

Europcar’dan bir gün “kış indirimi” konulu bir tanıtım mesajı geldi. Mesajda, “6 Kasım’dan Aralık sonuna kadar yapılacak rezervasyonların yüzde 30 indirimli olacağı” yazıyordu. Hemen aynı rezervasyonu yapmayı denedim ve 55.74€’ya yaptım. İlk rezervasyonum ise aynı şartlarda 72.39€ idi. İlk rezervasyonu sildim ve aradaki fark, düşen maliyet olarak haneme yazılmış oldu.

Geldiğim son noktada otelim, aracım ve uçak biletimle ilgili her şey hazırdı.

Bologna’nın kuzeyinde bilmediğim ve merak ettiğim pek çok yer vardı. İtalyanca konuşan biri olarak “Venedik’i görmedin miii?” diye soranlardan da bıkmıştım.

Tanıtım maillerinin başlıklarını bile okumak, bazen tatlı bir tasarruf sağlayabiliyor.
Bologna tren istasyonunun önü… Aerobus sizi burada bırakıyor.
Bologna’da kaldırımlar genellikle fotoğraftaki gibi apartmanların altında kalıyor. Hem çok estetik görünüyor hem şehre bir karakter katıyor, hem de yağmurlu günlerdem korunma sağlıyor.
Signorvino isimli bu mekanda sadece italyan şarapları var ve tadım yapabiliyorsunuz. Dilerseniz yemeğinizi de en çok yakışan şarapla taçlandırabilirsiniz.
Internet’te çok daha güzel tartare fotoğrafları vardır mutlaka, ama ben kendi yediğimi göstermek istedim. Yedim mi? Son lokmasına kadar. Bir daha yer miyim? Şimdi hayır desem bile karşıma gelirse kaşınırım.

Bologna’ya Varış ve İlk Gün

Yola çıkmadan önce hızlı bir Google aramasıyla, Bologna havaalanıyla şehir merkezi arasında 11 dakikada bir işleyen, 6€’luk bir otobüs olduğunu gördüm. Pasaport kontrolünden çıkıp havaalanı çıkışına geldiğimde, Aerobus tabelasını gördüm ve doğru yerde olduğumu anladım. Bilet almak çok kolay. Akbil yükleme cihazlarına benzer ekranlı bir makine var. Ekrana tıklayınca dili İngilizce seçebiliyorsunuz. İki seçenekten biri “Havaalanı-Merkez ulaşımı”. Bunu seçince para girmenizi istiyor. 50 Euro’luk 2 banknotu birden geri çevirince 20 Euro’luk banknotu denedim. Kabul etti ve para üstünü 2€’luk bozuk şeklinde verdi. Bu iyi bir şey çünkü bozuk para, lazım oluyor.

Gelmeden önce Google Maps’e Emilia Romagna bölgesinin haritasını yüklemiştim. Böylece internetinize yüklenmeden şehir içinde haritayı kullanabiliyorsunuz.

Bu sayede merkezde, yani tren istasyonunda indiğimde, nereye gideceğimi net olarak biliyordum. Yaklaşık 20 dakika süren yürüyüş sonunda otele vardım.

Yerel halk, kendi dillerinde çat pat da olsa (hatta çat pat olması daha güzel) konuşabildiğinizde gerçekten çok mutlu oluyor. Herkese önce İtalyanca “Merhaba, ben Türküm ama biraz italyanca konuşabiliyorum” diyorum, seviniyorlar, güzel konuştuğumu söylüyorlar ve benle yavaş yavaş konuşuyorlar. Çok sıkışıp İngilizceye geçince de sorun olmuyor, bir kez gönüllerini kazanmış oluyorsunuz. Bu noktada, tüm dünyanın tabiri caizse “default” olarak İngilizce konuştuğunu düşünen ve paldır küldür, her yerde, her zaman İngilizce konuşan Amerikalı turistlerden ayrılmak gerekiyor çünkü, benim İspanya ve İtalya’da bizzat gördüğüm, bu tavra ciddi bir karşı tavır olduğu…

Otele giriş yapıp eşyalarımı attıktan sonra çıktım ve merkeze, yine yaklaşık 20 dakika kadar yürüdüm. Bu yürüyüşler şehrin dokusunu anlamak adına son derece faydalı oluyor. Ara sokaklara girip ne gibi yerler olduğuna bakabilir, kahve içebilir, dondurma yiyebilir, menüleri ve fiyatları karşılaştırabilirsiniz. İnternette “nerede yenir, ne yapılır” tarzı bilgiler işinize yarabilir ama yine de en güzeli, müşterileri olan, gözünüze ve gönlünüze güzel gelen mekanları tercih etme özgürlüğü oluyor.

Tabanvayla gezdiğinizde müthiş bir özgürlüğe sahip oluyorsunuz. Plan yok, program yok. Başta rahatsız edici görünse de, bu tarza alışınca, kimsenin tavsiyesiyle gezmek istemiyorsunuz.

Şöyle düşünün: Hiçbir kitapta turistlere “baba bak Sütlüce’ye git, orada yeni mekan açmışlar, acayip uykuluk yapıyor” yazmaz. Ama oradan geçiyorsanız ve uykuluk diye bir şeyden haberiniz varsa ve yeme niyetiniz varsa, hangi dükkanın iyi olduğunu doluluk oranından; hangi dükkanın sizin için iyi olduğunu da gözünüzün tutup tutmamasından anlayabilirsiniz. Bu yüzden plansızlığınıza güvenin.

Ben ilk gün yemeğimi Signorvino isimli, tam olarak Bologna’nın en meşhur meydanı diyebileceğimiz Piazza Maggiore’ye bakan bir yerde yedim. Mekan, aslında bir şarap tadım mekanı. Ama yemek menüsü de gayet zengin ve en güzel tarafı, menüde, yemeklerin altında o yemekle iyi gidecek şarabın ismi yazıyor.

Ben Tartare isimli bir yemeği ilk kez denedim. 200 gram dana eti, ama dikkat, bu et bildiğiniz çiğ kıyma şeklinde önünüze geliyor. Üstünde parmesan, etrafında da çeşitli otlar ve soslarla, yanında ekmekle servis ediliyor. Ben iki kadeh şarap ve ekmeğin tümünü kullanarak hepsini yedim ve beğendim de, ama fikir olarak çiğ dana kıyma yeme konseptine halen kendimi yakın hissettiğimi söyleyemem, bu sebeple bir daha Tartare söyler miyim? Pek sanmıyorum. Ama bana “ben de değişik lezzetleri deneyimlemek isteyen biriyim, overall’da tavsiye eder misin?” diye sorsalar, “kesinlikle deneyin” derim.

Bu tarz yerlerde “coperta (örtü demek)” diye tabiri caizse “masa kirletme” parası alırlar, genellikle kişi başı 2-3€ gibi kopartılır, görürseniz şaşırmayın. İtalya’nın normali bu. Bazı mekanların girişinde “no coperta” yazması da bundan. Onlar da başka türlü kopartırlar, hiç endişeniz olmasın.

Otele yürüyerek dönerken hava kararmış ve her yer cıvıl cıvıldı. Ayrıca dışarıda daha çok insan vardı. Çok fazla genç insan olması enerjiyi yüksek tutuyor. Bu şehrin gerçekten enerjisi yüksek, tatlı bir şehir olduğunu söyleyebilirim. Özellikle hizmet sektöründe çalışanlar bariz şekilde nazik ve güler yüzlü. İtalya’nın genel olarak bendeki imajına ters bir durum bu. Pek çok yerde ekabir bir tavırla karşılaşırsınız. Sorrento’dan sonra artık Bologna’yı bu konuda istisna olarak belirteceğim.

Gün, bir sonraki güne dönerken otelde biraz dinlenmek istedim o yüzden geceyi kısa tuttum. Otelim merkeze 2-2.5km kadar uzak ve yerleşim yerlerine daha yakın. Bu yüzden etrafta bakkal tarzı yerler var. Bunlardan birine girip kendime 2 büyük su ve 6 adet taptaze muz aldım. 3.05€ ödedim. Şunu söylemek istiyorum: Kalacağınız yere dönerken, “akşam acıkırsak ne yer ne içeriz” kısmını abartmadan düşünmenizde fayda var ve bu ihtiyaçlarınızı merkezden uzakta, çok daha az maliyetle görebilirsiniz.

Gün 2: Maranello ve Imola

İkinci gün yağmurla başladı. Bu arada hatırlatmalıyım: Seyahate çıkarken yanınıza su almayan bir ayakkabı, yağmurluk/şemsiye ve yedek pantolon koymayı ihmal etmeyin. Bunların ne kadar önemli olduğunu şimdi anlatacağım.

Araba kiralarken şehirden kiralar, havaalanına bırakırım demiştim. Dönüşte de, çantalarla ve transferlerle uğraşmadan havaalanına arabayı bırakır, rahat rahat uçağıma giderim düşüncesindeydim. (Aynı şehir içinde farklı yere bırakmak konusunda Europcar’ın ekstra bir ücret talep etmediğini not düşeyim.) Otel, araç kiralama ofisine 2.2km uzaklıkta, yarım saatlik tatlı bir sabah yürüyüşü olur diye düşündüm ama yağmur fenaydı. Yağmurluğumu giyip fırladım. Bologna’da, kaldırımlar çoğunlukla binaların iç kısmında kalıyor, insanlar rahat yürüsünler diye, kemerlerle büyük, geniş alanlar bırakmışlar. Ben toplamda bir kilometre kadar yağmura maruz kalmışımdır ama feci halde ıslandım.

Hybrid Yaris model arabamı sorunsuzca aldım. Rezervasyon sırasında öncelikle eski rezervasyonumdan işlem yaptıları için 73€ gibi bir fiyat çıktı, rezervasyonumu yenilediğimi söyleyince iptal edip yeni işlem yaptılar ve fiyat 55 de değil, 49€ oldu 🙂 Her işte bir hayır var diye buna denir.

Aracı alıp otele döndüm, hemen üstümü değiştirdim, kuru pantolon giydim, yağmurluğumu arabanın içine serdim ve Maranello’ya, Ferrari müzesine doğru yola çıktım. Eğer giyecek kuru pantolonum ve içi kuru kalmış bir ayakkabım olmasaydı o gün benim için noktalanmış olabilirdi.

Ferrari Müzesine Doğru

Navigasyon olarak Google Maps kullandım. Turkcell Platinium’un günlük 19.9TL’ye tarifenin aynen geçerli olduğu yurt dışı paketi sayesinde Internet problemim yoktu. Yine de gelmeden Emilia-Romagna bölgesinin 1.5GB’lık haritasını cihazıma indirmiş olmam çok işe yaradı.

Italya otobanlarının güzel yanları, çok kaliteli tesisleri olması. Kahve ve yiyecekler çok lezzetli. Alışveriş etmek isterseniz hemen her şey var. Güvenli, aydınlık ve tuvaletleri temiz mekanlar. Bu bölgede otoban ücreti kabaca 15km’de 1€ olarak hesaplanabilir. Ara yollar da çok keyifli olabiliyor ama ben Ferrari müzesini gezdikten sonra 80km kadar tam ters istikamete Imola pistine gitmeyi planlıyordum ve zamanım kısıtlıydı. Modena çıkışından sonra, müzenin olduğu Maranello’ya kadar ara yollarda sürme imkanım da olacaktı zaten.

Maranello’ya vardığımda Ferrari müzesini kolayca buldum. 16€ karşılığında biletimi aldım ve bu zengin müzeyi doyasıya gezdim. Müzede her türden Ferrari’yi yakından inceleyebilirsiniz. Genel olarak sakin bir yer, keyifle, tadını çıkarta çıkarta, rahat rahat fotoğraf çekerek gezebilirsiniz. Girişte tatlı ve aydınlık bir kafesi mevcut.

Imola Pistinde Yürüyüş

Gelmeden önce aklımdaki yerlerden biri de Imola pistini görmekti. San Marino Grand Prix’lerinin yapıldığı, 1994’te efsanevi F1 pilotu Ayrton Senna’nın kaza yaparak öldüğü bu pistle ilgili “acaba ben oradayken yarış var mıdır?” diye bakınırken, halk günleri olduğunu öğrendim. Halk günlerinde, isteyen herkes, yürüyerek ya da motorlu olmayan bir taşıtla (bisiklet, kaykay vb.) piste girip takılabiliyor. İşin güzel yanı, her ay birkaç günle ve gün içinde birkaç saatle sınırlı halk günleri, Kasım 2017 için benim orada olduğum 3 günü kapsıyordu. Pazartesi yollarda geçmiş, Çarşamba da Venedik planım olduğundan mutlaka Salı gitmem gerekiyordu. Tam açılış saati olan 15:30’da oradaydım. Bologna ve Maranello’dayken ve yollarda sürekli sağanak yağmur yağmıştı ama ben ıslanarak yürümek pahasına oraya gittim. Ne kadar kısmetliyim ki, ben oraya vardığımda yağmur mekânı yeni terk etmiş, hava açık ve ılımandı. 5km’lik pisti yürüyerek turladım. Muhteşem bir asfalt, muhteşem bir yeşil dokuyla çevriliydi. Yarışlarda koyulan bariyerler vb. yüzünden televizyonda pek anlaşılmıyor ama pistin etrafında büyük ve güzel ağaçlar sıralanmıştı. Ağaçların yaydığı kokular ise tarif edilemezdi. Sadece bu yürüyüş bile tüm güne bedeldi diyebilirim.

Burada iki tur yürümek isterdim ama pist 15:30 ve 17:00 saatleri arası açık olduğu, hava kararmaya başladığı ve her an yağmur indirebileceği için birinci turun sonunda, ayaklarım geri gide gide çıktım.

Akşam Avareliği ve Yemek

Bologna’ya 18:00 civarı vardığımda hava kararmıştı. Çok güzel bir saatte gelmiştim; keza restoranlar akşam 8’e doğru parıldamaya ve dolmaya başlıyorlardı. Arabayı otele bırakıp, üstümü değiştirip çıkmam ve şehre uzun yoldan yürümem 8’i bulacaktı ve tam tabak çanak seslerinin, italyanca sohbetlerin arasında, İngilizce menüsü olmayan bir trattoria’da yemeyi umuyordum.

Yolumu uzatarak Via San Felice’den merkeze doğru bir yürüyüş rotası belirledim. İlginç yerler gördüm, örneğin, eski usul kimyasalları karıştırarak ilaçları yapan bir geleneksel eczane vardı. Yanında benzer mantıkta artizan parfüm yapan bir parfümeri, el sanatları galerileri vb. Merkeze yönelik tüm yollar, şehrin kalbi diyebileceğimiz Piazza Maggiore’ye ve sonrasında Le Due Torri’ye (İki Kule) çıkıyor diyebilirim. Google Maps ile Trattoria Anna Maria’ya yürüyüş rotası çizdim.

Vardığımda kimse yoktu, tek kişi olduğum için bana arkada iki kişilik bir masa ayarladılar. En arka olmasına rağmen tüm restoranı gördüğü için çok mutluydum çünkü amacım, yemek yemekten çok atmosferi solumaktı. Kendime peynirli tortellini ve açık şarap (vino della casa) söyledim. Tortellini’nin tadı, dişe gelirliği, sıcaklığı, dolgusu… kısacası her şeyi o kadar ayarında ve lezzetliydi ki, kelimelerle tarif etmem zor. Şarap da her zamanki gibi işin keyfini tavana sıçratan noktaydı. Kapanışı Zuppa Inglese (İngiliz Çorbası) isimli bir tatlıyla yaptım. Meyveli, çok katmanlı bir tatlı… Çorbayla yakından uzaktan alakası yok tabii ki.

Gelenekselleşmeye başlayan 2,5km’lik yürüyüş/otele dönüş sonrası vakit kaybetmeden uykuya geçtim. Yarın Venedik günüydü, 160+ km. yolum vardı ve ne vakit kaybetmek ne de yorgun olmak istiyordum. Nasıl bir yere gidiyor olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu ve bu beni daha da heyecanlandırıyordu. Yatmadan Google Maps üzerinden park yerlerini araştırdım. Tronchetto isimli, hemen Venedik’in girişinde sağda kalan park yerinin iyi ve nispeten daha hesaplı olduğuna dair ön bilgiler aldıktan sonra uykuya geçtim.

Sabah yağmuru fenaydı. Yağmur ihtimali olan aylarda sizi koruyacak giysiler olmadan yola çıkmayın. Ayakkabılarım su alsaydı, yedek pantolonum olmasaydı bugün benim için sabahtan bitmiş olabilirdi.
Maranello’daki Ferrari müzesi gerçekten görülmeye değer. Rahat gezilebilir ve fotoğraflanabilir bir müze yaratmışlar. Ferrari’nin geçmişten bugüne tüm serüvenini görebilmek mümkün.
25€ karşılığında bu simülatörü 7 dakikalığına kullanabilmek mümkün. Seçtiğiniz herhangi bir F1 pistinde, oldukça gerçekçi bir sürüş deneyimi yaşatıyor. Çok yoğun ilgi yoktu ve tam o sırada binen birileri olması benim şansım oldu, hemen fotoğrafını çektim.
Imola pisti, pek çok Italya San Marino Grand Prix’sine ev sahipliği yapmış, tehlikeli pistlerden biri. Halk gününe denk getirdim ve pisti yürüyerek turladım.
Yoldaki tesislerden alacağınız kahveler, benim diyen kahvelere taş çıkartır. Bu tesislerde ücretsiz internet de bulunuyor. Harita üzerinde planlama yapmanız, sosyal medyada hava atmanız gerekiyorsa buraları kullanabilirsiniz. 🙂
Trattoria Anna Maria’da yediğim peynirli tortellini, sofra şarabıyla beraber gerçekten lezizdi.
Biraz karışık görünse de özet şu: 3 saate kadar 9€, 5 saate kadar 19€, sonrası 24 saate kadar 21€. Aceleniz yoksa 21’i masraflara yazıp rahat rahat gezin.
Bu haritayı cep telefonunuza kaydedin, hangi hat nereye gidiyor, bir sonraki durak neydi, inmeden önceki son durak hangisi? Hepsi burada.
Toplu taşıma biletlerini bu gişelerden alabilirsiniz. 24 saat tam erişim 20€. Park yeri ödemesini de sağdaki otomatı kullanarak yapabilirsiniz.
Burano biraz daha uzakta kalan küçük bir ada ama görmeden dönseymişim, eksik kalırmışım.

Gün 3: Venedik, Murano ve Burano

Sabah kahvaltıdan sonra ilk iş Venedik’e doğru yola koyuldum. Oraya vardığımda aklımdaki en büyük soru işareti, dürüst olmak gerekirse, arabayı nereye park edeceğim ve ne kadar para ödeyeceğimle ilgiliydi çünkü pek hoş şeyler okumamıştım bu konuyla ilgili. İnternet’te yaptığım “Venedik beleş parking” aramaları tabii ki bir sonuç vermedi. (Bunun beyhude bir arayış olduğunu oraya gidince daha da iyi anlayacaktım.) Dolayısıyla akşamki plana geri dönerek, navigasyon hedefimi yine “Tronchetto” otoparkı olarak belirledim. 160km kadar otobanda sürdüm ve otobana 11€ ödedim. (15km-1€ yaklaşık hesabı yine tuttu.)

Anakaradan Venedik’e gitmek için upuzun bir köprüden geçiyorsunuz. Yaklaşık 4km uzunluğundaki bu  geniş, yayvan, suya yakın köprüyü, belediye otobüsleri ve trenler de kullanıyor. Köprü bitiminde hemen sağda, Tronchetto katlı otoparkı var. Sezon dışı olmasına rağmen otopark oldukça doluydu. Yer bulmak için birkaç tur atmak gerekiyor, o yüzden bulduğunuz yere bırakmanızı önerebilirim. Otoparkın 5-24 saat arası 21€ olan bir fiyat tarifesi vardı. Kimi park yerlerinin saati 7€ gibi fiyatlar çektiğini okumuştum. Dilediğim saate kadar takılıp 21€ ödeyeceğimi bilmek güzel oldu. Otopark gayet güzel bir otoparktı ve kiralık arabanın başına bir şey gelmesini istemezdim.

Otopark çıkışında toplu taşıma bileti gişesi vardı. Venedik’te toplu taşıma Vaporetto adı verilen vapurlarla yapılyor. Bunlara sınırsız binebildiğim 20€’luk 24 saat geçerli biletten aldım. Bundan daha ucuz olan bilet 7.5€ ama bunu kesinlikle önermem, çünkü 75 dakika içerisinde sadece bir kere kullanabiliyorsunuz. Arabam otoparkta, 24 saatlik sınırsız biletim cebimdeydi ve keşfedilmeyi bekleyen koca bir Venedik beni bekliyordu.

Vapura biner binmez ilk işim Venedik toplu taşıma haritasını indirmek oldu. Bindiğim hatta, nerelere gittiğine baktım. San Marco meydanına doğru yola çıktığımda hangi hattın nerelerden geçip nerelere gittiğine dair ciddi fikir sahibi olmuştum bile. Hiç bilmediğim Venedik’te kaybolmam imkansızdı.

Akşama kadar gezebildiğimce gezdim. Hava nefisti ve Venedik’ten gerçekten çok etkilendim. Olabildiğince az fotoğraf çekip, gözlerimle görebileceğim kadar çok şey görmeye ve yürüyebileceğim kadar çok mesafe kat etmeye karar vermiştim. Ara sokakları beton, ana caddeleri deniz olan Venedik’i 1 günde bitirmek imkansız, ama gezgin tarafım hep bir şeylerin eksik kalmasını sevdiğinden (bir daha gelmek için bahane olması adına da) hiçbir zaman her yeri gezmeye çalışmam ve gezemedim diye üzülmem.

Öğle yemeğini Murano adasında Al Soffiador isimli restoranda yedim. Burası aslında Faro iskelesinde inip dümdüz adanın içine daldığımda ilk karşıma çıkan mekandı. Yürüdüğüm sokağı kesen kanalın yanında yemek isterdim ama hava soğuk olduğu için dışarıda, su kenarındaki muhteşem manzaraya bakarak yiyemeyecektim ve baktığım başka mekanları çeşitli sebeplerden (kalabalık, içerikdeki koku, insanların ilgisizliği) eleyince, geriye burası kaldı. İyi ki de kalmış. Gorgonzola pizzası ve kırmızı sofra şarabı çok lezzetliydi. Sıcak, sevimli ve yerelliği hissedilen bir yerdi.

Sabahtan akşama kadar Venedik, Murano ve Burano adalarında, mekanın dokusuna iliklerime kadar hissetmek istercesine nüfuz etmeye çalıştım. Hava kararmaya yakın Burano’dan ayrılıp merkeze döndüm.

Geldiğim yolun dışında yollar kullanmaya çalışarak San Marco meydanına kadar, biraz da gecesinin tadını çıkarmaya uğraştım Venedik’in. Gün boyunca yürümek, vapurdan vapura binmek etrafı özümsemek adına dikkatli kalmak yorucuydu. 160km’lik gece yolculuğunu çok geçe bırakmak istemiyor, bu yüzde 20:00 gibi arabayı alıp yollara dökülmeyi planlıyordum.

Otoban, dönüşte yağmurlu olmasına rağmen, gayet rahattı. Yolda kendime yine Autogrill’den nefis bir Caffè Americano aldım ve sonrasında durmaksızın yaklaşık 1,5 saatlik bir sürüşle 21:30 civarlarında otele vardım. Yoğunluklu bir gün olmuştu.

Gün 4: Lamborghini, Ducati ve Bologna’da Çift Dikiş

Ferrari ve Imola’yla başlayan erkek çocuk ve arabaları serüvenimi, bugün de sürdürmeye karar verdim. Lamborghini müzesi, sadece 32km uzakta, Sant’Agata Bolognese’deydi ve otoban sürüşü de gerektirmiyordu. Kahvaltımı edip sallana sallana çıkıp, taşra yollarında 60km/s sabit hızda gitme modunda olduğum için çok cazip geldi. Ülkenin dokusunu, renklerini görmek; hiçbir tur otobüsünün girmediği ve girmeyeceği küçük şehirleri ve kasabaları gözlemlemek için muhteşem bir fırsattır bu sürüşler.

Müzeye vardığımda arabayı yolun karşısında, sağdaki caddeye koyabileceğimi söylediler. Kasım ayı olmasına rağmen o caddenin sonuna kadar bir tane bile yer bulamadım ve yolun karşısında olmayan daha yakın bir sokağa bıraktım. Yürüye yürüye müzeye gittim. 15€ giriş ücretini ödedikten sonra 2 katlı müzeyi gezdim. Burada 75€ karşılığında fabrikayı da gezebiliyorsunuz ancak küçük gruplar halinde ve belli saatlerde alındığı için, https://www.ticketlandia.com/en/lamborghini/ adresinden rezervasyonunuzu yaptırarak gitmelisiniz. Ben kısıtlı bütçem olduğu için herhangi bir rezervasyon yaptırmadım ve bu geziye katılmadım. Hem bir daha gelmek için bahane olmalıydı değil mi? 🙂

Müze iki katlı, Ferrari’ye göre daha küçük… Sınırlı sayıda, 3-5 tane üretilmiş modelleri bile görebildiğiniz bir yer olması bakımından öne çıkıyor. Ayrton Senna’yla ilgili bir bölüm var ve Senna’nın kullandığı araçları, kaskı vb. görebiliyorsunuz. Kaza günüyle ilgili de bilgiler ve fotoğraflar mevcut. Ferrari’de olduğu gibi aydınlık bir giriş ve kafe yok ancak yolun karşısında sevimli bir bar var (Bullbar). Espresso’nuzu orada içebilirsiniz. Dilerseniz 120€ liste fiyatından 10 dakikalığına bir Lamborghini Huracan test sürüşü de yapabilirsiniz. Benim gibi sezon dışı gitmişseniz, çok daha uygun fiyatlar alabileceğinize eminim ama bana yüzde 50 indirim yapsa bile bütçem buna uygun değildi. O yüzden hiç muhabbete girmedim.

Müzeden çıktıktan sonra, navigasyonun gelirken beni çevresinden dolandırdığı şehre girmeye karar verdim. İsmi San Giovanni in Persiceto olan bu tatlı şehirdeki kaldırımlar bile muhteşemdi. Turistik bir yer olmadığı ya da en azından bu mevsimde rağbet görmediğinden sanırım, yağmurun da etkisiyle, oldukça boş ve uykuda gibiydi. Biraz yürüyüş yaptıktan sonra arabaya atlayıp Bologna’nın yolunu tuttum.

İtalya’ya gelip, otomobilcileri gezdikten sonra motorculara bakmamak olmazdı tabii. Ducati’nin fabrika satış mağazasında soluğu aldım. Yeni modellerin test edilebildiği ve giyim kuşam bakımından da hemen hemen her şeyin bulunabildiği mağaza, her motosiklet tutkununun, Ducati kullansın kullanmasın, görmek isteyeceği bir mağaza olduğunu söyleyebilirim. Hemen karşısında da Ducati müzesi vardı ama onu da sonraya bıraktım.

Daha önce de belirttiğim gibi, geldiğim gün öğleden sonra gezdiğim Bologna çok donuk durumdaydı. Tekrar o saatlerde şehri gezmek, karanlık basmadan etrafı görmek adına mantıklı olsa da, benim derdim yaşantının içine dalmaktı. Şehrin akşam vaktinde hareketlendiğini bildiğim için de, otele gidip birkaç saat dinlendim. 19:30 gibi yürüyerek merkeze indim ve daha önce gezmediğim taraflarını gezdim. Türkiye’de Zorlu Center’da da şubesi bulunan Eataly’nin mağazasını gezdim. Nispeten daha küçük olmakla beraber oldukça zengin bir ürün gamı vardı.

Yine de aklımda, sokakta, İtalyanlar gibi ayak üstü dilim pizza yeme fikri vardı. Ünlü İki Kule’nin çok yakınında, ismi yine “iki kule” anlamına gelen Pizzeria Due Torri’ye gittim. Beğendiğim pizza diliminin normal olanı 5€ idi. Bir de bufalo mozarellasından yapılmış porcini mantarlı “Montanara” isimli özel versiyonu vardı ve 8€ idi. 3€ fazla vererek o farkı yaşamak istedim ve pizzayı sipariş ettim. Bir de bira aldım ve toplam 10€ ödedim. Bir yandan da şöyle düşünüyordum: “Şimdi bana özel bu pizzayı yapacaklar ve bir dilimini vereceklerse, kalanı ne olacak?” 5-7 dakikalık bir bekleme süresinden sonra “keselim mi?” dediler. O soruyla başıma geleni fark ettim. Evet, kocaman bir pizza yapmışlar ve kutuya koymuşlardı. İtalyanca bu konudaki derdimi anlatabilecek durumda olmadığım gibi, bu kadar yoğun sürümü olan bir dükkanda bunu anlatmaya çalışmak hâzâ abesle iştigal olacaktı. “Kesin” dedim, kutuyu aldım. Feci yağmur yağıyordu, pizza acayip sıcaktı ve ben bir elimde bira, bir elimde koca pizza kutusu, tam fotoğraflık durumdaydım. Kaderime razı olup dışarıdaki taburelerin birinin üzerine koydum pizzamı, bir tane yer bırakırım olmadı dedim ama… ama.. Pizzam gelmiş sanırım. 🙂 Hepsini oracıkta yedim.

Bu arada İtalyan pizzaları neden daha güzel derseniz, sırrı kesinlikle hamurunda derim. Yaptıkları hamur hem çıtır çıtır, hem yumuşacık, mideye oturmuyor ve çok lezzetli.

O kocaman pizzayı yedikten sonra hızımı alamayarak Gamberini isimli tatlıcıya gittim. Yağmur olanca ağırlığıyla yağıyordu ama üstü korunaklı kaldırımlar sayesinde çok daha az ıslanıyordum. Gamberini’de kendime sıcak çikolata ve kahve ısmarladıktan sonra aya doğru uçuşa geçebilecek moda geçmiştim. Otele kadar tam gaz yürüdüm ve günü tamamladım.

Son gün kiralık aracımı havaalanındaki Europcar teslim noktasına bırakıp havaalanına geçtim erkenden. Taşımacılık sendikasının grev gününe denk gelmişim, bu yüzden check-in ve güvenlik geçişi yaklaşık 3 saat sürdü, ama Pegasus’un bilinçli yapmış olduğunu tahmin ettiğim yarım saatlik gecikmesini de ekleyince, uçağı kimse kaçırmadı. Böylece bu küçük tatilimi de tamamlamış oldum.

Aklınıza takılan veya sormak istediğiniz bir şey olursa, bize yazmaktan çekinmeyin.

Gezinin toplam bütçesini de merak edenler için şöyle özetleyebilirim:

Uçak€70,00
Kiralık araç€49,00
Otel (şehir vergisi ve kahvaltı dahil)€202,00
Benzin (~600km)€49,00
Otoyol toplam€34,00
Aerobus€6,00
Signorvino Yemek€29,00
Trattoria Anna Maria€29,00
Ferrari Müze€16,00
Lamborghini Müze€15,00
Venedik Otopark€21,00
Venedik Toplu Taşıma€20,00
Venedik Yemek€14,50
Son gün pizza ve tatlı€15,20
Çay, kahve, kruvasan, su vb.€25,00
Toplam€594,70
Paralı yolları kullanmak istemiyorsanız, Google Maps navigasyon seçeneklerinde “Avoid Tolls”u (paralı yollardan kaçın) aktif hale getirmelisiniz.
Lamborghini müzesi iki katlı, alt kat daha karanlık; klasik modelleri ve birkaç konsept modeli barındırıyor. Aydınlık olan üst katta daha fazla “hız” var… Yarış arabaları, özel üretimler ve Ayrton Senna’ya ayrılmış bir bölümü burada bulabilirsiniz.
San Giovanni in Persiceto, alelade bir şehir dersin haritada görünce, ama yürüyüş yolum böyleydi işte…
Ducati fabrika satış mağazasında, test motorları beni hazır bekliyordu ama ben hiç hazırlıklı değildim. 🙂
Pizzeria Due Torri’den dilim niyetiyle girip, kucağımda tüm pizzayla çıkışımdan daha garip olan, benim ayaküstü o kocaman pizzayı yemem oldu. Bir daha olsa yerim. 🙂

Plitvice Gölleri Milli Parkı (Plitvicka Jezera)

Plitvice Gölleri Milli Parkı (biz yazının devamında kısaca Plitvice diyelim) Zagreb’e karayoluyla yaklaşık iki saatlik mesafede bulunan ve UNESCO’nun koruması altında olan bir milli park. Nefis tukuaz göller ve şelaleler eşliğinde 2-3 saatlik doğayla içiçe bir yürüyüş yapmak isterseniz, bu şahane rotayı listenize mutlaka ekleyin. Ha bir de en rahat spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın. 🙂

Plitvice Gölleri Milli Parkı

Ulaşımı Nasıl Sağlayalım?

Plitvice’ye en rahat ulaşım yöntemi, bizim de tercih ettiğimiz araç kiralama. Özellikle grup halinde geziyorsanız oldukça uygun fiyata araba kiralayarak ulaşım işini kolaylıkla çözebilirsiniz. Bunun için de Carrentals’a bir göz atın, buradan sizin için en uygun özelliklere sahip aracı kolaylıkla kiralayabilirsiniz. Bu web sitesi daha çok araç kiralama firmalarını tek bir web sitesi altında toplayan ve kolaylıkla fiyat karşılaştırması yapabileceğiniz bir sisteme sahip. Biz de bu web sitesi aracılığıyle bulduğumuz aracı FLEET’ten kiraladık, oldukça da memnun kaldık.

NOT-1: Navigasyonda FLEET’in ofisi, hemen Zagreb’deki Türk Büyükelçiliği’nin yanında gözüküyor. Burası rezervasyon ofisi. Araç kiralama işlemleri Westin Hotel ya da şehir merkezindeki diğer ofislerinden yapılıyor. Siz de bu firmadan araç kiralamayı düşünürseniz, aracı hangi ofisten alacağınızı önceden mutlaka teyit edin.

NOT-2: Sadece Zagreb ve Plitvice için değil, tüm gezilerinizde Google’ın çevrimdışı haritasını kullanabilirsiniz. Tek yapmanız gereken, telefonunuz wi-fi’a bağlıyken, uygulamadan gideceğiniz yerin haritasını indirmek. Biz çok rahat ettik, aklınızda bulunsun.

Araç kiralama seçeneği dışında elbette toplu taşımayla ulaşım da mevcut. Zagreb’de otogardan kalkan otobüslerle Plitvice’de inerek rahatlıkla bu şahane yeri görebilirsiniz. Buradan, kalkış ve varış yeri ile tarihi girerek planınızı yapabilirsiniz.

Plitvice Gölleri Milli Parkı’nın Hırvatçası Plitvicka Jezera. Bu ismi tabelalarda çok göreceksiniz, dolayısıyla araçla bu şahane yere gitme planınız varsa, Hırvatçasını akılda tutmakta fayda var. 😉

Nasıl Gezelim?

Plitvice Lakes National Park

İlk adım olarak araç kiraladıysanız aracın parketmeniz ve pek tabii ki bilet almanız gerekli. Bunun için en ideal yer, haritada “ULAZ 2” olarak gözüken 2 no’lu giriş. Aracınızı burada bulunan otoparka parkedip, biletlerinizi aldıktan sonra artık gezi için hazırsınız. 🙂 Ayrıca biletinizin arkasında da ufak bir harita olacak, zaman zaman gerekli olabiliyor. 🙂

Plitvice Gölleri Milli Parkı

Daha sonra araçla geldiğiniz yolun karşısına geçerek milli parka giriş yapıyorsunuz ve göllere yavaş yavaş yaklaştığınızı anlıyorsunuz. Biz tam ne yapacağımızı bilemediğimizden orada yer alan “DANIŞMA”ya nasıl bir rota tavsiye ettiklerini sorduk, az sonra aşağıda da bahsedeceğimi rota hem göllerle şelaleleri görmeniz için gayet elverişli, hem de zamanın nasıl geçtiğini anlamadan rahatlıkla gezebileceğiniz bir rota. Süre olarak da yaklaşık 2-3 saat süreceğini unutmamak gerek.

Milli parkın içine doğru yürüyüşe geçtiğinizde rotanıza “Station 2″den başlamış olacaksınız. Yürüyüşünüz esnasında da zaten parkın içinde çalışan ringleri görmeye de başlayacaksınız. En güzeli, bu ringlerden birine atlayıp “Station 1” olarak adlandırılan, aynı zaman 1 no’lu girişin olduğu (ULAZ 1) yerde inip, artık doğrudan göllere doğru yokuş aşağı yürüyüşe başlayıp, anın keyfini çıkarmak. 🙂 Bu şahane manzaranın  değişik açılardan sürekli fotoğrafını çekmek isteyeceğinizin garantisini verebilirim. 🙂

Plitvice Gölleri Milli Parkı

Yokuşu tamamladığımızda artık yukarıdan gördüğümüz göllerin hemen yanındayız. Yol sizi doğrudan büyük şelalenin olduğu yere götürecek ve ardından yine gölün etrafındaki tahta yolu takip ederek gölün karşısında yer alan “Station 3″e varacaksınız. İşte burda sizi ufak bir tekne bekliyor olacak, bu tekneyle başlangıç noktanız olan “Staton 2” ye dönebilirsiniz. Böylelikle kan ter içinde, sadece yorgunlukla geçecek bir rota yerine, etrafın tadını çıkarabileceğiniz ve doyasıya fotoğraflar çekebileceğiniz bir doğa yürüyüşü yapmış olacaksınız.

Plitvice Gölleri Milli Parkı

Biz dönüş yoluna geçtiğimizde Plitvice’ye yaklaşık 1 saatlik mesafede bulunan Rastoke isimli ufak ve sempatik bir köye de uğradık. Gezilecek, görülecek çok enteresan bir şey yok, ancak sempatik evler ve evlerin ortasından geçen nehirle oldukça fotojenik bir yer. Bir de o kadar yorgunluğun üstüne kısa bir dinlenme molası vermek ve bir şeyler atıştırmak için de iyi bir fırsat.

Rastoke

Bunların dışında yol üstünde tesadüfen gördüğümüz ve oldukça ilgimizi çeken bir yer vardı ki, ismi Sajinovic. Sajinovic’in bu kadar dikkatimiz çekmesinin sebebi ise 90’ların ilk yarısında bu bölgede yaşanan savaşta kurşunlanan binaların aynen olduğu gibi, duvarlarının üzerindeki kurşun delikleriyle duruyor oluşu. Yine cadde üzerinde bulunan ve önünden geçerken direkt dikkat çeken Muzej Domovinskog rata‘da ise savaş zamanında kullanılan ve askeri kara ve hava araçları aynen o dönemde olduğu gibi korunarak sergilenmekte. Gezmesi en fazla yarım saatinizi alacak bu müze oldukça ilginç ve döneme ilişkin oldukça da bilgilendirici.

Sajinovic
Muzej Domovinskog rata’da sergilenen bu uçak savaş zamanı Hırvatlar tarafından düşürülen Sırp ordusuna ait bir uçak. Müzede bunun yanısıra üzerindeki kurşun izleriyle muhafaza edilen tank ile birçok kara ve hava aracını görme şansını bulabilirsiniz.

Sonuç itibariyle, Plitvice, mutlaka ama mutlaka Zagreb gezinize dahil etmeniz gereken, Hırvatistan doğasının ne kadar güzel ve iyi korunmuş olduğunun göstergesi olan bir park. Bunun yanısıra yolda giderken göreceğiniz Rastoke, Sajinovic ve diğer ufak yerleşimler de oldukça ilginç bir görsel şölen. Sanırım fotoğraflar yeterli, yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok. 🙂

Bol yeşillikli, göllü, şelaleli, keyifli gezmeler…

Instagram:anilakinatman

PLITVICE HAKKINDA NOTLAR:

  • Milli parka giriş ücretleri dönemsel olarak farklılık gösteriyor. Ücretlere ve Milli Park hakkında daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
  • Milli park içersinde tabelalandırma oldukça iyi. Dolayısıyla kaybolurum korkusu yaşamadan sadece anın tadını çıkarmaya bakın. 🙂 Zaten kalabalığın çoğu da sizin takip ettiğiniz rotayı takip ediyor olacak.
  • Milli park içinde konaklama imkanı da mevcut. Niyetiniz varsa yine detaylı bilgiye web sitesinden ulaşabilirsiniz.

 

Zagreb

Bu yıl da Kurban Bayramı ile Zafer Bayramı tatilinin birleşmesini fırsat bilerek gezmelere, görmelere, öğrenmelere, yemelere, içmelere devam. Her ne kadar bayram kalabalığı artık yaşımız ilerledikçe bizi yıldırmaya başlamış olsa da bu kez yolumuzun taa Zagreb’e kadar düşmesinin başka bir amacı da vardı; nikaha katılmak. Artık evli barklı insanlar olarak, genç çiftimize mutluluklar dilemeyi kendimize görev bildik, bu vesileyle Zagreb’i de görmüş olduk. Şimdi sıra bu sakin, düzenli ve temiz şehri bir de benim gözümden yazıya aktarmakta.

Ha bu arada… Gençler ! Mutluluklar ! 🙂

Zagreb

Ulaşımı Nasıl Sağlayalım?

Zagreb’e İstanbul’dan direkt uçmak oldukça kolay, fakat bir o kadar da pahalı. THY’nin İstanbul’dan sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa yaptığı karşılıklı seferlerden sabah olanıyla yaklaşık 1 saat 50 dk.lık bir yolculuktan sonra Zagreb’deyiz. Bir diğer alternatif de yine THY ile direkt olarak Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya uçmak. Burasıyla Zagreb arası yalnızca 2 saatlik mesafede. Uçak bileti araştıması esnasında bunları dikkate almakta fayda var. 😉

Havaalanından otele ulaşım tercihimizi, kalabalık olmamızın verdiği rahatlığa dayanarak, otelimizin ayarladığı shuttledan yana kullandık. Araç başına 27 EUR gibi bir maliyetle ve sorunsuz bir şekilde otelimizin kapısına kadar geldik. Ayrıca, havaalanı dışında bekleyen taksilerle (muhtemelen çok daha uygun fiyata) de şehre ulaşım sağlanabileceği gibi otele ulaşımda elbette toplu taşımadan da yararlanabilirsiniz.

Bunun dışında şehir içi geziniz esnasında (bir yer hariç) toplu taşımaya ihtiyaç duymayacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim. İhtiyaç olması halinde de tramvaylar ve otobüsle şehrin bir çok yerine gidiyorlar ve ücretleri de kişi başı 4 KUNA. Her medeni kentte olduğu gibi Zagreb’de de toplu taşımayı kullandığınızda bilet basıp basmadığınız kontrol edilmiyor ve sizin dürüst davranarak aldığınız hizmetin karşılığını ödeyeceğiniz düşünülüyor. Ancak, hayalkırıklığına uğradıklarında da maruz kalacağınız cezaların canınızı acıtacağını söylemek hiç de güç olmaz. 🙂 Sözün özü, biletleri otobüste şoförden; tramvayda ise vatmandan temin edebilirsiniz. 🙂

Nerede Konaklayalım?

Biz konaklama için Yukarı Şehir’de bulunan ve konumu ile gezimizde bize oldukça kolaylık sağlayan Arch Old Town Apartments by ZigZag’ı tercih ettik. Konumu itibariyle oldukça memnun kaldığımız otelimiz, içinde mutfağı da bulunan apart olarak nitelendirdiğimiz dairelerden, dolayısıyla normal otellerdeki gibi bir resepsiyon ya da kahvaltı seçenekleri bulunmuyor. Biz yatmadan yatmaya odaya girdiğimizden temiz yatak ve temiz duş ihtiyacımızı fazlasıyla karşıladı. Sonuç olarak bütçenize de uygunsa konaklama alternatifi olarak göz atmanızı tavsiye ederim.

Nereleri Gezelim, Görelim?

Zagreb, Yukarı ve Aşağı Şehir olarak ikiye ayrılıyor. Yukarı şehir, daha eski yerler ile idari birimlerin bulunduğu bölge; Aşağı Şehir ise şehrin daha modern yüzünü yansıtan dev parkların, tiyatro ve müzelerin bulunduğu bölge. Bu iki kısmı da birbirine sembolik olarak, Avrupa’nın da en kısa füniküleri unvanına sahip sempatik, mavi bir füniküler bağlıyor.

Gelin, şimdi sırayla bu temiz ve sakin şehirde gezilecek, görülecek yerlere birlikte göz atalım.

1.Ben Jelacic Meydanı

Avrupa’da her şehirde bulunan meydan kültürü Zagreb’de kendini Ben Jelacic Meydanı ile gösteriyor. Aslen Avusturya ordusunda general olan ve 1848-1859 yılları arasında Hırvatistan’da yöneticilik yapan Ban Josip Jelacic’in bir de heykeli bulunan bu meydan, hem tramvaylar için merkezi bir nokta, hem de halkın buluşup sosyalleştiği bir alan. Yolunuz bir şekilde mutlaka buradan geçecektir, özellikle aramaya gerek yok. 🙂

Ben Jelacic Meydanı’nda cumartesi günleri kurulan ve genelde geleneksel eşyaların satıldığı ufak pazara da denk geldik.

2. Zagreb Katedrali

Gotik tarzda inşa edilmiş ve meydanın hemen arkasında göze çarpan enfes bir yapı Zagreb Katedrali. İki kuleli olan bu yapının bir kulesi biz gittiğimizde restorasyondaydı. Ayrıca, katedralin tam önünde cumartesi günleri saat 12:00’de Hırvat ordusunu temsilen ufak bir seremoni de düzenleniyor. Denk gelirseniz katılın derim, değişik ve keyifliydi.

Zagreb Katedrali

Katedralin çevresinde, üç tarafını kaplayacak şekilde inşa edilen duvarlar dikkatinizi mutlaka çekecektir. Bunlar, 1512-1521 yılları arasından Osmanlı tehdidine karşı inşa edilmiş duvarlar. Bununla birlikte, mutlaka ama mutlaka katedralin içine göz atın, duvardaki fresklere ve işçiliklere hayran kalacağınızı temin ederim.

Zagreb Katedrali’nin önündeki meydanda Hırvat ordusunu temsilen her cumartesi saat 12:00’de düzenlenen seremoni.

3. Dolac Market

Meydanın hemen üst tarafında kalan bu pazar, her gün sabah erken saatte kuruluyor. Günlük taze meyve ve sebzenin yanısıra çeşit çeşit çiçekler de barındıran bu markette, ayrıca bir de balık pazarı bulunuyor.

Dolac Market

4. Taş Kapı (Kamenita Vrata)

1731 yılında çok büyük bir yangın geçiren şehirde, sadece duvarda bulunan ve Hz. Meryem’e ait bulunan bir resmin yanmamasıyla, Hz. Meryem şehrin koruyucusu ilan edilmiş ve tam da resmin olduğu noktaya ufak bir şapel kurulmuş. İnsanlar burada dua edip, dilek diliyorlar. Ayrıca şapelin hemen yanında yer alan duvarlarda Hz. Meryem’e teşekkürlerin sunulduğu taş plakalar da bulunuyor.

Taş Kapı (Kamenita Vrata)
Taş Kapı (Kamenita Vrata)

5. St. Mark Kilisesi

Burası şehrin en renkli ve turistik kiliselerinden bir tanesi. Bunun sebebi de Zagreb’le ilgili araştırmalarınızda çokça karşınıza çıkacak olan kilisenin çatısı. Çatısında yer alan kiremitlerle oluşturulan görseller, 19. yy’ın sonuna denk gelen dönemde hüküm süren Hırvatistan, Dalmaçya ve Slovanya Krallıkları’nın armalarını temsil etmektedir. Sadece çatısıyla değil, içiyle de enfes bir görsel şölen sunan bu kiliseyi Zagreb’de görülecekler listesine mutlaka ama mutlaka ekleyin.

St. Mark Kilisesi

6. Mirogoj Mezarlığı

“Gittiğim şehirde mezarlık mı gezicem?” düşücesindeyseniz, Zagreb’de çok şey kaçırdığınızın/kaçıracağınızın garantisini verebilirim. İnsanların dirisine de ölüsüne de ne kadar saygılı olduklarının çok açık kanıtı olan bu mezarlık, 19. yy’ın sonlarına doğru inşa edilmiş. Birçok ünlü Hırvat’ın mezarının da bulunduğu bu mezarlıkta, her biri ayrı bir sanat eseri olan her din ve mezhepten mezar taşlarını görmeniz mümkün.

Mirogoj Mezarlığı

Buraya ulaşım için toplu taşıma şart. Merkezden kalkan 106 numaralı otobüs ya da 14 no’lu tramvay sizi mezarlığa kolaylıkla ulaştıracaktır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki, tramvay mezarlığa uzak bir noktada bırakıyor, otobüs durağı ise mezarlığın hemen önünde. Gerçi tramvaydan indikten sonra yürüyeceğiniz yol da şahane. Yine de tercih elbette sizin. 😉

7. Aşağı Şehir

Aşağı şehir daha çok modern yapıların, dev parkların, müzelerin, tiyatronun bulunduğu, yürümesi son derece keyifli bir bölge. Burada  Arkeoloji Müzesi’ni, Tito Meydanı’nda bulunan tiyatroyu, Esplanade Hotel’i görebilir, sonunda da Botanik Bahçesi’nde keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Listeye ek olarak St. Catherine Kilisesi‘ni, Strossmayer Promenade‘i ve her gün öğle saatinde atılan topuyla Lostract Tower‘ı mutlaka turunuza ekleyin. Önünden defalarca geçmiş olmamıza rağmen bir türlü ilgimizi çekmeyi başaramayan Broken Relationships Museum da yine bu bölgede yer almakta. İlginizi çekerse, bu tur esnasında bu müzeye de kısa bir göz atabilirsiniz. 😉

Strossmayer Promenade

Buralar dışında Ilıca Caddesi ile Tkalcica Caddesi‘nde bir tur atmadan kesinlikle dönmeyin. Ilıca Caddesi, İstiklal Caddesi’nin bir benzeri olup, ortasından tramvayın geçtiği, etrafında birçok ünlü markanın dükkanlarının bulunduğu oldukça keyifli bir cadde. Tkalcica Caddesi ise daha çok restaurantların bulunduğu ve özellikle hava karardıktan sonra insanların akın ettiği yerlerden. Liste her ne kadar uzunmuş gibi görünse de verimli bir gezme rotasıyla 2 günde Zagreb’in şehir merkezi rahatlıkla gezilebilir. Ancak, burada değinmeden geçemeyeceğim ama ayrı bir başlık altında da uzun uzun anlatmazsam hakkını veremyeceğim bir yer var ki o da Plitvice Gölleri Milli Parkı. Burayı Zagreb gezinize mutlaka ama mutlaka ekleyin. Detaylı gezi rehberini buradan okuyabilirsiniz, eminim ki zaten eklemek için elinizden geleni yapacaksınız. 🙂

Tkalciceva Caddesi, 18.yy’da kıyafet, sabun, kağıt ve likör üretiminin maerkezi konumunda olmuş. Şimdilerde ise restaurant ve kafeleriyle ünlü bu caddede bir de Hırvatistan’ın ilk kadın profesyönel gazetecesi olan Marija Juric Zagorka’nın heykeli bulunuyor.

Nerelerde Yemek Yiyelim?

Bu başlığın devamı da aslında nerelerde bira içelim olmalı. 🙂 Ama önce yemek 🙂 Hırvatistan yemek konusunda beklediğimden çok daha iyi çıkan bir rota oldu. Bence bunda, mutfağında Avrupa etkisinde olmasından çok Balkan etkisinde olmasının payı büyük. Zagreb’in bizim açımızdan bir diğer keyifli tarafı da oldukça gelişmiş bir bira kültürünün olması oldu. Denediğimiz biralardan hiç keyif almadıklarımız da oldu (ki hangisi olduğundan aşağıda bahsedeceğim), çok sevdiklerimiz de. Hem restaurant hem de pub önerilerim ise yazının devamında 😉

  • Hemen Dolac Market’in alt sokağında bulunan Plac, özellikle Hırvatların geleneksel yemeği olan cevapcici için oldukça iyi bir adres. Cevapcici, bir tür köfte. Dolayısıyla Plac, merkezde yer almasıyla da geziniz esnasında hızlı ve pratik bir şekilde karın doyurmak için ideal bir adres.
  • Ben Jelacic Meydanı’nın alt sokaklarından birinde bulunan Vinodol‘a gidiş amacımız aslında nikah sonrası kutlama yemeği yemekti. Ancak yemekleri o kadar lezizdi ki, normal bir tavuk göğsünün nasıl bir lezzet şölenine dönüştüğüne bizzat tanık olduk.
  • Stari Fijaker ise Ilıca Caddesi’ni kesen Mesnicka Caddesi üzerinde bulunan ve daha çok Hırvat mutfağından yemekler sunan keyifli bir restaurant. Garsonun tavsiyesi üzerine yediğimiz Dalmaçya usulü biftek de oldukça lezzetliydi.
  • Bizim de bayılarak yediğimiz balık-kalamar-bira üçlüsünü yine merkeze oldukça yakın ve son derece salaş olan Mimice‘de deneyebilirsiniz. Özellikle Hırvatistan’ın deniz kentlerine uğramama planınız varsa, Zagreb’de bu lezzetlerin tadına bakabileceğiniz keyifli ve ucuz bir mekan olarak notlarınıza burayı ekleyebilirsiniz.
  • Aslında pubların arasında sayılması gereken ve biralarıyla oldukça ünlü bir mekan olan Pivnica Medvedgrad‘ı restaurantlar arasında yazmamın sebebi, şahane pizzaları 🙂 Hatta o kadar sevdik ki iki gün üstüste gittik. İki gün üstüste gitmemizde garsonun bize bira bardağı hediye etmesinin de etkisi olabilir belki ama pizzaları oldukça lezzetliydi. 🙂 Bira konusuna gelince, burası yukarıda bahsettiğim biralarından keyif  almadığımız yer oldu maalesef.
  • Konoba Diclov San, denemeyi çok istememize rağmen bir türlü fırsat bulup deneyemediğimiz bir restaurant. Buna rağmen listeye dahil etmemin sebebi ise shuttle şoförümüz 🙂 Kendisi burada evlendiğini ve yemeklerinin çok güzel olduğunu söyledi. Kim bilir belki bu vesileyle siz denersiniz, yorumlarınızı da bizimle paylaşırsınız. 🙂

Pub olarak deneyip, tavsiye edebileceğim iki mekan var. Bunlardan ilki, Yüzüklerin Efendisi filminin konseptinde olması sebebiyle dikkat çeken bir yer olan Tolkien’s House, bir diğeri ise Zagreb’in ilk pubı olması ünvanını taşıyan ve yine şoförümüz sayesinde öğrenmiş olduğumuz Pod Starim Krovovima. Tolkien’s House’da kendi yapımları biraları denerken, Pod Starim Krovovima’da ise Hırvat birası olan Karlovacko’yu denedik. Her iki mekan da biralar da oldukça keyifliydi.

MERAKLISINA NOT: Bizim gibi değişik biralar peşindeyseniz, biraz şehir dışında kalan, ancak bira çeşitliliği konusunda sizi fazlasıyla tatmin edecek Vrutak isimli marketi de alışveriş listenize ekleyin. 😉

Ayrıca, Ilıca Caddesi’nde yer alan ve oldukça büyük bir pastane olan Vincek‘in dondurmalarının tadına bakmadan da kesinlikle dönmeyin. 🙂


Sonuç olarak, Hırvatistan’ın başkenti Zagreb, 2-3 günlük kısa bir kaçamak için oldukça ideal bir kent. Beklentilerin ötesinde mutfağı, yaygın toplu taşıma ağı, temizlik ve düzeniyle görülmeyi hakediyor.

Şimdiden keyifli geziler…

Instagram: anilakinatman

ZAGREB HAKKINDA NOTLAR:

-Hırvatistan’ın AB’ye üyeliği nedeniyle artık Türk pasaportuyla yapılan seyahatlerde vize uygulaması söz konusu. Fakat ne yazık ki alacağınız vize Schengen vizesi değil. Dolayısıyla doğrudan Hırvatistan vizesiye Avrupa’nın diğer kentlerini dolaşma hayalini şimdilik erteleyin. Ancak, schengen vizeniz varsa Hırvatistan’a giriş yapabileceğinizi de unutmayın. Dolayısıyla, Slovenya ile gezinize başlayarak hem schengen vizesi alabilir hem de sadece 2 saat uzaklıktaki Zagreb’e uğramış olursunuz. Tabii ki zamanınız ve bütçeniz el veriyorsa. 🙂

-Hırvatistan, her ne kadar AB üyesi olsa da EURO bölgesine dahil değil. Para birimi KUNA ve 2017 yılı itibariyle, Zagreb’de gördüğünüz rakamları ikiye bölerek TL’ye kolaylıkla çevirmek mümkün.

-Hırvatlar ne çok sempatik ne de çok soğuk bir millet. Son derece suratsız Hırvatların yanısıra oldukça sıcakkanlı Hırvatlara da denk geleceksiniz. Örneğin, sokak müzisyenliği yapan bir amcanın Türk olduğumu öğrenmesiyle Hırvat televizyonlarında sürekli Türk dizilerinin oynadığını anlatması bir oldu. 🙂

-İlk öğrendiğim şey, “c”lerin “tzs” şeklinde okunduğu. Örneğin, Dolac Market, “Dolatzs Market” şeklinde okunuyor. Hayat kurtarıcı değil belki ama öğrenmesi keyifli. 🙂

-Hırvatça’da “teşekkür ederim” anlamına gelen “hvala” kelimesini bol bol kullanın. 🙂