Hazırlıklar ve Planla(ma)ma

Öncelikle bunun nasıl bir gezi yazısı olduğundan bahsetmek istiyorum.

Bu yazı, belli başlı yerleri anlatan, tourist attraction adı verilen mekanları detaylarıyla tanıtan bir yazı değil. Daha çok “4 günüm var, fazla plan program yapmadan gezmek istiyorum, gördüklerim de sürpriz olsun” şeklinde yaşanarak kaleme alınmış bir yazı. Anlattığım pek çok yere dair fazla detay veremeyeceğim, ama yine de çok şey anlatacağım. 🙂 Çünkü plansız 4 günlük bir tatilde bile çok fazla detay ve tecrübe işin içine giriyor. Tüm bu tecrübeleri okurlarımıza da aktarmak istedim.

İlk çıkış noktam şu oldu: Ben nereyi gezmedim? Haritayı önüme açtım. Pegasus’un gittiği yerlere bakmaya başladım. Bologna fiyatları çok iyiydi. Floransa, Siena, Pisa, San Gimignano tarzı yerleri defaten görmüştüm. Bologna’nın güneyinde bildiğim pek çok yer vardı ama kuzeyi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Venedik ve Garda gölü vardı mesela. Ayrıca bir erkek çocuğu olarak Maranello’daki Ferrari müzesi ve meşhur Imola pisti de ilgilimi çeken yerler arasındaydı.

Fazla detaya girmeden Pegasus’un yüzde 40 indirim yaptığı zamanlardan birinde 6-10 Kasım tarihleri için gidiş dönüş 317TL gibi süper bir fiyata satın aldım.

Booking.com’dan Bologna şehir merkezine 2 kilometre uzaklıkta, yüksek puanlı bir oteli 260 Euro’ya rezerve ettim. Daha sonra zaman zaman Booking.com mobil uygulamasından aynı tarihlerde başka otellere de bakmaya başladım ve 194 Euro’ya kahvaltı dahil, puanı daha yüksek, ücretsiz özel otoparkı olan başka bir otel buldum ve hemen rezervasyonu değiştirdim.

İpucu: Booking’de rezervasyonu yapıp unutmayın, ara ara bakın, daha iyi teklifler gelebilir.

Otelde özel otopark olması önemli bir konu, çünkü kiraladığınız aracın gece başına bir şey gelmesini istemezsiniz. Eğer ki illa özel otoparka para ödeyeceğiniz bir durum ortaya çıkıyorsa, belki bu farkı ücretsiz otoparkı olan daha  daha iyi bir oteli tercih ederek, kendinizi de kapsayan bir güzelliğe dönüştürebilirsiniz. Bütün bunları değerlendirmekte fayda var.

Aracı da Europcar’ın mobil uygulamasıyla kiraladım. Europcar, fiyatı ve hizmeti anlamında memnun olduğum ve her zaman tercih ettiğim bir firma… Aracı 7 Kasım’da saat 10’da şehir merkezinden alıp, 10 Kasım’da yine saat 10’da havaalanına teslim edecek şekilde kiraladım. Aslında iner inmez havaalanından alacak şekilde de kiralayabilirdim ama birkaç sebepten ötürü vazgeçtim. Bunlar:

  1. İlk gün gelişim öğlen olacaktı ve şehir içinde aracım olmasının hiçbir avantajı olmayacağı gibi bir gün daha fazla ödeme yapacaktım.
  2. Eşyam azdı ve şehre otobüsle veya trenle gelip, otele yürümek istiyordum. Böylece şehrin dokusunu daha fazla hissedebilirdim.
  3. İlk günü Bologna’ya ayıracaktım ve otelden çıkıp şehri gezerken de bol bol yürümeye niyetliydim.

Europcar’dan bir gün “kış indirimi” konulu bir tanıtım mesajı geldi. Mesajda, “6 Kasım’dan Aralık sonuna kadar yapılacak rezervasyonların yüzde 30 indirimli olacağı” yazıyordu. Hemen aynı rezervasyonu yapmayı denedim ve 55.74€’ya yaptım. İlk rezervasyonum ise aynı şartlarda 72.39€ idi. İlk rezervasyonu sildim ve aradaki fark, düşen maliyet olarak haneme yazılmış oldu.

Geldiğim son noktada otelim, aracım ve uçak biletimle ilgili her şey hazırdı.

Bologna’nın kuzeyinde bilmediğim ve merak ettiğim pek çok yer vardı. İtalyanca konuşan biri olarak “Venedik’i görmedin miii?” diye soranlardan da bıkmıştım.

Tanıtım maillerinin başlıklarını bile okumak, bazen tatlı bir tasarruf sağlayabiliyor.
Bologna tren istasyonunun önü… Aerobus sizi burada bırakıyor.
Bologna’da kaldırımlar genellikle fotoğraftaki gibi apartmanların altında kalıyor. Hem çok estetik görünüyor hem şehre bir karakter katıyor, hem de yağmurlu günlerdem korunma sağlıyor.
Signorvino isimli bu mekanda sadece italyan şarapları var ve tadım yapabiliyorsunuz. Dilerseniz yemeğinizi de en çok yakışan şarapla taçlandırabilirsiniz.
Internet’te çok daha güzel tartare fotoğrafları vardır mutlaka, ama ben kendi yediğimi göstermek istedim. Yedim mi? Son lokmasına kadar. Bir daha yer miyim? Şimdi hayır desem bile karşıma gelirse kaşınırım.

Bologna’ya Varış ve İlk Gün

Yola çıkmadan önce hızlı bir Google aramasıyla, Bologna havaalanıyla şehir merkezi arasında 11 dakikada bir işleyen, 6€’luk bir otobüs olduğunu gördüm. Pasaport kontrolünden çıkıp havaalanı çıkışına geldiğimde, Aerobus tabelasını gördüm ve doğru yerde olduğumu anladım. Bilet almak çok kolay. Akbil yükleme cihazlarına benzer ekranlı bir makine var. Ekrana tıklayınca dili İngilizce seçebiliyorsunuz. İki seçenekten biri “Havaalanı-Merkez ulaşımı”. Bunu seçince para girmenizi istiyor. 50 Euro’luk 2 banknotu birden geri çevirince 20 Euro’luk banknotu denedim. Kabul etti ve para üstünü 2€’luk bozuk şeklinde verdi. Bu iyi bir şey çünkü bozuk para, lazım oluyor.

Gelmeden önce Google Maps’e Emilia Romagna bölgesinin haritasını yüklemiştim. Böylece internetinize yüklenmeden şehir içinde haritayı kullanabiliyorsunuz.

Bu sayede merkezde, yani tren istasyonunda indiğimde, nereye gideceğimi net olarak biliyordum. Yaklaşık 20 dakika süren yürüyüşümün sonucunda otele vardım.

Yerel halk, kendi dillerinde çat pat da olsa (hatta çat pat olması daha güzel) konuşabildiğinizde gerçekten çok mutlu oluyor. Herkese önce İtalyanca “Merhaba, ben Türküm ama biraz italyanca konuşabiliyorum” diyorum, seviniyorlar, güzel konuştuğumu söylüyorlar ve benle yavaş yavaş konuşuyorlar. Çok sıkışıp İngilizceye geçince de sorun olmuyor, bir kez gönüllerini kazanmış oluyorsunuz. Bu noktada, tüm dünyanın tabiri caizse “default” olarak İngilizce konuştuğunu düşünen ve paldır küldür, her yerde, her zaman İngilizce konuşan Amerikalı turistlerden ayrılmak gerekiyor çünkü, benim İspanya ve İtalya’da bizzat gördüğüm, bu tavra ciddi bir karşı tavır olduğu…

Otele giriş yapıp eşyalarımı attıktan sonra çıktım ve merkeze, yine yaklaşık 20 dakika kadar yürüdüm. Bu yürüyüşler şehrin dokusunu anlamak adına son derece faydalı oluyor. Ara sokaklara girip ne gibi yerler olduğuna bakabilir, kahve içebilir, dondurma yiyebilir, menüleri ve fiyatları karşılaştırabilirsiniz. İnternette “nerede yenir, ne yapılır” tarzı bilgiler işinize yarabilir ama yine de en güzeli, müşterileri olan, gözünüze ve gönlünüze güzel gelen mekanları tercih etme özgürlüğü oluyor.

Tabanvayla gezdiğinizde müthiş bir özgürlüğe sahip oluyorsunuz. Plan yok, program yok. Başta rahatsız edici görünse de, bu tarza alışınca, kimsenin tavsiyesiyle gezmek istemiyorsunuz.

Şöyle düşünün: Hiçbir kitapta turistlere “baba bak Sütlüce’ye git, orada yeni mekan açmışlar, acayip uykuluk yapıyor” yazmaz. Ama oradan geçiyorsanız ve uykuluk diye bir şeyden haberiniz varsa ve yeme niyetiniz varsa, hangi dükkanın iyi olduğunu doluluk oranından; hangi dükkanın sizin için iyi olduğunu da gözünüzün tutup tutmamasından anlayabilirsiniz. Bu yüzden plansızlığınıza güvenin.

Ben ilk gün yemeğimi Signorvino isimli, tam olarak Bologna’nın en meşhur meydanı diyebileceğimiz Piazza Maggiore’ye bakan bir yerde yedim. Mekan, aslında bir şarap tadım mekanı. Ama yemek menüsü de gayet zengin ve en güzel tarafı, menüde, yemeklerin altında o yemekle iyi gidecek şarabın ismi yazıyor.

Ben Tartare isimli bir yemeği ilk kez denedim. 200 gram dana eti, ama dikkat, bu et bildiğiniz çiğ kıyma şeklinde önünüze geliyor. Üstünde parmesan, etrafında da çeşitli otlar ve soslarla, yanında ekmekle servis ediliyor. Ben iki kadeh şarap ve ekmeğin tümünü kullanarak hepsini yedim ve beğendim de, ama fikir olarak çiğ dana kıyma yeme konseptine halen kendimi yakın hissettiğimi söyleyemem, bu sebeple bir daha Tartare söyler miyim? Pek sanmıyorum. Ama bana “ben de değişik lezzetleri deneyimlemek isteyen biriyim, overall’da tavsiye eder misin?” diye sorsalar, “kesinlikle deneyin” derim.

Bu tarz yerlerde “coperta (örtü demek)” diye tabiri caizse “masa kirletme” parası alırlar, genellikle kişi başı 2-3€ gibi kopartılır, görürseniz şaşırmayın. İtalya’nın normali bu. Bazı mekanların girişinde “no coperta” yazması da bundan. Onlar da başka türlü kopartırlar, hiç endişeniz olmasın.

Otele yürüyerek dönerken hava kararmış ve her yer cıvıl cıvıldı. Ayrıca dışarıda daha çok insan vardı. Çok fazla genç insan olması enerjiyi yüksek tutuyor. Bu şehrin gerçekten enerjisi yüksek, tatlı bir şehir olduğunu söyleyebilirim. Özellikle hizmet sektöründe çalışanlar bariz şekilde nazik ve güler yüzlü. İtalya’nın genel olarak bendeki imajına ters bir durum bu. Pek çok yerde ekabir bir tavırla karşılaşırsınız. Sorrento’dan sonra artık Bologna’yı bu konuda istisna olarak belirteceğim.

Gün, bir sonraki güne dönerken otelde biraz dinlenmek istedim o yüzden geceyi kısa tuttum. Otelim merkeze 2-2.5km kadar uzak ve yerleşim yerlerine daha yakın. Bu yüzden etrafta bakkal tarzı yerler var. Bunlardan birine girip kendime 2 büyük su ve 6 adet taptaze muz aldım. 3.05€ ödedim. Şunu söylemek istiyorum: Kalacağınız yere dönerken, “akşam acıkırsak ne yer ne içeriz” kısmını abartmadan düşünmenizde fayda var ve bu ihtiyaçlarınızı merkezden uzakta, çok daha az maliyetle görebilirsiniz.

Gün 2: Maranello ve Imola

İkinci gün yağmurla başladı. Bu arada hatırlatmalıyım: Seyahate çıkarken yanınıza su almayan bir ayakkabı, yağmurluk/şemsiye ve yedek pantolon koymayı ihmal etmeyin. Bunların ne kadar önemli olduğunu şimdi anlatacağım.

Araba kiralarken şehirden kiralar, havaalanına bırakırım demiştim. Dönüşte de, çantalarla ve transferlerle uğraşmadan havaalanına arabayı bırakır, rahat rahat uçağıma giderim düşüncesindeydim. (Aynı şehir içinde farklı yere bırakmak konusunda Europcar’ın ekstra bir ücret talep etmediğini not düşeyim.) Otel, araç kiralama ofisine 2.2km uzaklıkta, yarım saatlik tatlı bir sabah yürüyüşü olur diye düşündüm ama yağmur fenaydı. Yağmurluğumu giyip fırladım. Bologna’da, kaldırımlar çoğunlukla binaların iç kısmında kalıyor, insanlar rahat yürüsünler diye, kemerlerle büyük, geniş alanlar bırakmışlar. Ben toplamda bir kilometre kadar yağmura maruz kalmışımdır ama feci halde ıslandım.

Hybrid Yaris marka arabamı sorunsuzca aldım. Rezervasyon sırasında öncelikle eski rezervasyonumdan işlem yaptıları için 73€ gibi bir fiyat çıktı, rezervasyonumu yenilediğimi söyleyince iptal edip yeni işlem yaptılar ve fiyat 55 de değil, 49€ oldu 🙂 Her işte bir hayır var diye buna denir.

Aracı alıp otele döndüm, hemen üstümü değiştirdim, kuru pantolon giydim, yağmurluğumu arabanın içine serdim ve Maranello’ya, Ferrari müzesine doğru yola çıktım.

Ferrari Müzesine Doğru

Navigasyon olarak Google Maps kullandım. Turkcell Platinium’un günlük 19.9TL’ye tarifenin aynen geçerli olduğu yurt dışı paketi sayesinde Internet problemim yoktu. Yine de gelmeden Emilia-Romagna bölgesinin 1.5GB’lık haritasını cihazıma indirmiş olmam çok işe yaradı.

Italya otobanlarının güzel yanları, çok kaliteli tesisleri olması. Kahve ve yiyecekler çok lezzetli. Alışveriş etmek isterseniz hemen her şey var. Güvenli, aydınlık ve tuvaletleri temiz mekanlar. Bu bölgede otoban ücreti kabaca 15km’de 1€ olarak hesaplanabilir. Ara yollar da çok keyifli olabiliyor ama ben Ferrari müzesini gezdikten sonra 80km kadar tam ters istikamete Imola pistine gitmeyi planlıyordum ve zamanım kısıtlıydı. Modena çıkışından sonra, müzenin olduğu Maranello’ya kadar ara yollarda sürme imkanım da olacaktı zaten.

Maranello’ya vardığımda Ferrari müzesini kolayca buldum. 16€ karşılığında biletimi aldım ve bu zengin müzeyi doyasıya gezdim. Müzede her türden Ferrari’yi yakından inceleyebilirsiniz. Genel olarak sakin bir yer, keyifle, tadını çıkarta çıkarta, rahat rahat fotoğraf çekerek gezebilirsiniz. Girişte tatlı ve aydınlık bir kafesi mevcut.

Imola Pistinde Yürüyüş

Gelmeden önce aklımdaki yerlerden biri de Imola pistini görmekti. San Marino Grand Prix’lerinin yapıldığı, 1994’te efsanevi F1 pilotu Ayrton Senna’nın kaza yaparak öldüğü bu pistle ilgili “acaba o ben oradayken yarış var mıdır?” diye bakınırken, halk günleri olduğunu öğrendim. Halk günlerinde, isteyen herkes, yürüyerek ya da motorlu olmayan bir taşıtla (bisiklet, kaykay vb.) piste girip takılabiliyor. İşin güzel yanı, her ay birkaç günle ve gün içinde birkaç saatle sınırlı halk günleri, Kasım 2017 için benim orada olduğum 3 günü kapsıyordu. Pazartesi yollarda geçmiş, Çarşamba da Venedik planım olduğundan mutlaka Salı gitmem gerekiyordu. Tam açılış saati olan 15:30’da oradaydım. Bologna ve Maranello’dayken ve yollarda sürekli sağanak yağmur yağmıştı ama ben ıslanarak yürümek pahasına oraya gittim. Ne kadar kısmetliyim ki, ben oraya vardığımda yağmur mekânı yeni terk etmiş, hava açık ve ılımandı. 5km’lik pisti yürüyerek turladım. Muhteşem bir asfalt, muhteşem bir yeşil dokuyla çevriliydi. Yarışlarda koyulan bariyerler vb. yüzünden televizyonda pek anlaşılmıyor ama pistin etrafında büyük ve güzel ağaçlar sıralanmıştı. Ağaçların yaydığı kokular ise tarif edilemezdi. Sadece bu yürüyüş bile tüm güne bedeldi diyebilirim.

Burada iki tur yürümek isterdim ama pist 15:30 ve 17:00 saatleri arası açık olduğu, hava kararmaya başladığı ve her an yağmur indirebileceği için birinci turun sonunda, ayaklarım geri gide gide çıktım.

Akşam Avareliği ve Yemek

Bologna’ya 18:00 civarı vardığımda hava kararmıştı. Çok güzel bir saatte gelmiştim; keza restoranlar akşam 8’e doğru parıldamaya ve dolmaya başlıyorlardı. Arabayı otele bırakıp, üstümü değiştirip çıkmam ve şehre uzun yoldan yürümem 8’i bulacaktı ve tam tabak çanak seslerinin, italyanca sohbetlerin arasında, İngilizce menüsü olmayan bir trattoria’da yemeyi umuyordum.

Yolumu uzatarak Via San Felice’den merkeze doğru bir yürüyüş rotası belirledim. İlginç yerler gördüm, örneğin, eski usul kimyasalları karıştırarak ilaçları yapan bir geleneksel eczane vardı. Yanında benzer mantıkta artizan parfüm yapan bir parfümeri, el sanatları galerileri vb. Merkeze yönelik tüm yollar, şehrin kalbi diyebileceğimiz Piazza Maggiore’ye ve sonrasında Le Due Torri’ye (İki Kule) çıkıyor diyebilirim. Google Maps ile Trattoria Anna Maria’ya yürüyüş rotası çizdim.

Vardığımda kimse yoktu, tek kişi olduğum için bana arkada iki kişilik bir masa ayarladılar. En arka olmasına rağmen tüm restoranı gördüğü için çok mutluydum çünkü amacım, yemek yemekten çok atmosferi solumaktı. Kendime peynirli tortellini ve açık şarap (vino della casa) söyledim. Tortellini’nin tadı, dişe gelirliği, sıcaklığı, dolgusu… kısacası her şeyi o kadar ayarında ve lezzetliydi ki, kelimelerle tarif etmem zor. Şarap da her zamanki gibi işin keyfini tavana sıçratan noktaydı. Kapanışı Zuppa Inglese (İngiliz Çorbası) isimli bir tatlıyla yaptım. Meyveli, çok katmanlı bir tatlı… Çorbayla yakından uzaktan alakası yok tabii ki.

Gelenekselleşmeye başlayan 2,5km’lik yürüyüş/otele dönüş sonrası vakit kaybetmeden uykuya geçtim. Yarın Venedik günüydü, 160+ km. yolum vardı ve ne vakit kaybetmek ne de yorgun olmak istiyordum. Nasıl bir yere gidiyor olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu ve bu beni daha da heyecanlandırıyordu. Yatmadan Google Maps üzerinden park yerlerini araştırdım. Tronchetto isimli, hemen Venedik’in girişinde sağda kalan park yerinin iyi ve nispeten daha hesaplı olduğuna dair ön bilgiler aldıktan sonra uykuya geçtim.

Sabah yağmuru fenaydı. Yağmur ihtimali olan aylarda sizi koruyacak giysiler olmadan yola çıkmayın. Ayakkabılarım su alsaydı, yedek pantolonum olmasaydı bugün benim için sabahtan bitmiş olabilirdi.
Maranello’daki Ferrari müzesi gerçekten görülmeye değer. Rahat gezilebilir ve fotoğraflanabilir bir müze yaratmışlar. Ferrari’nin geçmişten bugüne tüm serüvenini görebilmek mümkün.
25€ karşılığında bu simülatörü 7 dakikalığına kullanabilmek mümkün. Seçtiğiniz herhangi bir F1 pistinde, oldukça gerçekçi bir sürüş deneyimi yaşatıyor. Çok yoğun ilgi yoktu ve tam o sırada binen birileri olması benim şansım oldu, hemen fotoğrafını çektim.
Imola pisti, pek çok Italya San Marino Grand Prix’sine ev sahipliği yapmış, tehlikeli pistlerden biri. Halk gününe denk getirdim ve pisti yürüyerek turladım.
Yoldaki tesislerden alacağınız kahveler, benim diyen kahvelere taş çıkartır. Bu tesislerde ücretsiz internet de bulunuyor. Harita üzerinde planlama yapmanız, sosyal medyada hava atmanız gerekiyorsa buraları kullanabilirsiniz. 🙂
Trattoria Anna Maria’da yediğim peynirli tortellini, sofra şarabıyla beraber gerçekten lezizdi.
Biraz karışık görünse de özet şu: 3 saate kadar 9€, 5 saate kadar 20€, sonrası 24 saate kadar 21€. Aceleniz yoksa 21’i masraflara yazıp rahat rahat gezin.
Bu haritayı cep telefonunuza kaydedin, hangi hat nereye gidiyor, bir sonraki durak neydi, inmeden önceki son durak hangisi? Hepsi burada.
Toplu taşıma biletlerini bu gişelerden alabilirsiniz. 24 saat tam erişim 20€. Park yeri ödemesini de sağdaki otomatı kullanarak yapabilirsiniz.
Burano biraz daha uzakta kalan küçük bir ada ama görmeden dönseymişim, eksik kalırmışım.

Gün 3: Venedik, Murano ve Burano

Sabah kahvaltıdan sonra ilk iş Venedik’e doğru yola koyuldum. Oraya vardığımda aklımdaki en büyük soru işareti, dürüst olmak gerekirse, arabayı nereye park edeceğim ve ne kadar para ödeyeceğimle ilgiliydi çünkü pek hoş şeyler okumamıştım bu konuyla ilgili. İnternet’te yaptığım “Venedik beleş parking” aramaları tabii ki bir sonuç vermedi. (Bunun beyhude bir arayış olduğunu oraya gidince daha da iyi anlayacaktım.) Dolayısıyla akşamki plana geri dönerek, navigasyon hedefimi yine “Tronchetto” otoparkı olarak belirledim. 160km kadar otobanda sürdüm ve otobana 11€ ödedim. (15km-1€ yaklaşık hesabı yine tuttu.)

Anakaradan Venedik’e gitmek için upuzun bir köprüden geçiyorsunuz. Yaklaşık 4km uzunluğundaki bu  geniş, yayvan, suya yakın köprüyü, belediye otobüsleri ve trenler de kullanıyor. Köprü bitiminde hemen sağda, Tronchetto katlı otoparkı var. Sezon dışı olmasına rağmen otopark oldukça doluydu. Yer bulmak için birkaç tur atmak gerekiyor, o yüzden bulduğunuz yere bırakmanızı önerebilirim. Otoparkın 5-24 saat arası 21€ olan bir fiyat tarifesi vardı. Kimi park yerlerinin saati 7€ gibi fiyatlar çektiğini okumuştum. Dilediğim saate kadar takılıp 21€ ödeyeceğimi bilmek güzel oldu. Otopark gayet güzel bir otoparktı ve kiralık arabanın başına bir şey gelmesini istemezdim.

Otopark çıkışında toplu taşıma bileti gişesi vardı. Venedik’te toplu taşıma Vaporetto adı verilen vapurlarla yapılyor. Bunlara sınırsız binebildiğim 20€’luk 24 saat geçerli biletten aldım. Bundan daha ucuz olan bilet 7.5€ ama bunu kesinlikle önermem, çünkü 75 dakika içerisinde sadece bir kere kullanabiliyorsunuz. Arabam otoparkta, 24 saatlik sınırsız biletim cebimdeydi ve keşfedilmeyi bekleyen koca bir Venedik beni bekliyordu.

Vapura biner binmez ilk işim Venedik toplu taşıma haritasını indirmek oldu. Bindiğim hatta, nerelere gittiğine baktım. San Marco meydanına doğru yola çıktığımda hangi hattın nerelerden geçip nerelere gittiğine dair ciddi fikir sahibi olmuştum bile. Hiç bilmediğim Venedik’te kaybolmam imkansızdı.

Akşama kadar gezebildiğimce gezdim. Hava nefisti ve Venedik’ten gerçekten çok etkilendim. Olabildiğince az fotoğraf çekip, gözlerimle görebileceğim kadar çok şey görmeye ve yürüyebileceğim kadar çok mesafe kat etmeye karar vermiştim. Ara sokakları beton, ana caddeleri deniz olan Venedik’i 1 günde bitirmek imkansız, ama gezgin tarafım hep bir şeylerin eksik kalmasını sevdiğinden (bir daha gelmek için bahane olması adına da) hiçbir zaman her yeri gezmeye çalışmam ve gezemedim diye üzülmem.

Öğle yemeğini Murano adasında Al Soffiador isimli restoranda yedim. Burası aslında Faro iskelesinde inip dümdüz adanın içine daldığımda ilk karşıma çıkan mekandı. Yürüdüğüm sokağı kesen kanalın yanında yemek isterdim ama hava soğuk olduğu için dışarıda, su kenarındaki muhteşem manzaraya bakarak yiyemeyecektim ve baktığım başka mekanları çeşitli sebeplerden (kalabalık, içerikdeki koku, insanların ilgisizliği) eleyince, geriye burası kaldı. İyi ki de kalmış. Gorgonzola pizzası ve kırmızı sofra şarabı çok lezzetliydi. Sıcak, sevimli ve yerelliği hissedilen bir yerdi.

Sabahtan akşama kadar Venedik, Murano ve Burano adalarında, mekanın dokusuna iliklerime kadar hissetmek istercesine nüfuz etmeye çalıştım. Hava kararmaya yakın Burano’dan ayrılıp merkeze döndüm.

Geldiğim yolun dışında yollar kullanmaya çalışarak San Marco meydanına kadar, biraz da gecesinin tadını çıkarmaya uğraştım Venedik’in. Gün boyunca yürümek, vapurdan vapura binmek etrafı özümsemek adına dikkatli kalmak yorucuydu. 160km’lik gece yolculuğunu çok geçe bırakmak istemiyor, bu yüzde 20:00 gibi arabayı alıp yollara dökülmeyi planlıyordum.

Otoban, dönüşte yağmurlu olmasına rağmen, gayet rahattı. Yolda kendime yine Autogrill’den nefis bir Caffè Americano aldım ve sonrasında durmaksızın yaklaşık 1,5 saatlik bir sürüşle 21:30 civarlarında otele vardım. Yoğunluklu bir gün olmuştu.

Gün 4: Lamborghini, Ducati ve Bologna’da Çift Dikiş

Ferrari ve Imola’yla başlayan erkek çocuk ve arabaları serüvenimi, bugün de sürdürmeye karar verdim. Lamborghini müzesi, sadece 32km uzakta, Sant’Agata Bolognese’deydi ve otoban sürüşü de gerektirmiyordu. Kahvaltımı edip sallana sallana çıkıp, taşra yollarında 60km/s sabit hızda gitme modunda olduğum için çok cazip geldi. Ülkenin dokusunu, renklerini görmek; hiçbir tur otobüsünün girmediği ve girmeyeceği küçük şehirleri ve kasabaları gözlemlemek için muhteşem bir fırsattır bu sürüşler.

Müzeye vardığımda arabayı yolun karşısında, sağdaki caddeye koyabileceğimi söylediler. Kasım ayı olmasına rağmen o caddenin sonuna kadar bir tane bile yer bulamadım ve yolun karşısında olmayan daha yakın bir sokağa bıraktım. Yürüye yürüye müzeye gittim. 15€ giriş ücretini ödedikten sonra 2 katlı müzeyi gezdim. Burada 75€ karşılığında fabrikayı da gezebiliyorsunuz ancak küçük gruplar halinde ve belli saatlerde alındığı için, https://www.ticketlandia.com/en/lamborghini/ adresinden rezervasyonunuzu yaptırarak gitmelisiniz. Ben kısıtlı bütçem olduğu için herhangi bir rezervasyon yaptırmadım ve bu geziye katılmadım. Hem bir daha gelmek için bahane olmalıydı değil mi? 🙂

Müze iki katlı, Ferrari’ye göre daha küçük… Sınırlı sayıda, 3-5 tane üretilmiş modelleri bile görebildiğiniz bir yer olması bakımından öne çıkıyor. Ayrton Senna’yla ilgili bir bölüm var ve Senna’nın kullandığı araçları, kaskı vb. görebiliyorsunuz. Kaza günüyle ilgili de bilgiler ve fotoğraflar mevcut. Ferrari’de olduğu gibi aydınlık bir giriş ve kafe yok ancak yolun karşısında sevimli bir bar var (Bullbar). Espresso’nuzu orada içebilirsiniz. Dilerseniz 120€ liste fiyatından 10 dakikalığına bir Lamborghini Huracan test sürüşü de yapabilirsiniz. Benim gibi sezon dışı gitmişseniz, çok daha uygun fiyatlar alabileceğinize eminim ama bana yüzde 50 indirim yapsa bile bütçem buna uygun değildi. O yüzden hiç muhabbete girmedim.

Müzeden çıktıktan sonra, navigasyonun gelirken beni çevresinden dolandırdığı şehre girmeye karar verdim. İsmi San Giovanni in Persiceto olan bu tatlı şehirdeki kaldırımlar bile muhteşemdi. Turistik bir yer olmadığı ya da en azından bu mevsimde rağbet görmediğinden sanırım, yağmurun da etkisiyle, oldukça boş ve uykuda gibiydi. Biraz yürüyüş yaptıktan sonra arabaya atlayıp Bologna’nın yolunu tuttum.

İtalya’ya gelip, otomobilcileri gezdikten sonra motorculara bakmamak olmazdı tabii. Ducati’nin fabrika satış mağazasında soluğu aldım. Yeni modellerin test edilebildiği ve giyim kuşam bakımından da hemen hemen her şeyin bulunabildiği mağaza, her motosiklet tutkununun, Ducati kullansın kullanmasın, görmek isteyeceği bir mağaza olduğunu söyleyebilirim. Hemen karşısında da Ducati müzesi vardı ama onu da sonraya bıraktım.

Daha önce de belirttiğim gibi, geldiğim gün öğleden sonra gezdiğim Bologna çok donuk durumdaydı. Tekrar o saatlerde şehri gezmek, karanlık basmadan etrafı görmek adına mantıklı olsa da, benim derdim yaşantının içine dalmaktı. Şehrin akşam vaktinde hareketlendiğini bildiğim için de, otele gidip birkaç saat dinlendim. 19:30 gibi yürüyerek merkeze indim ve daha önce gezmediğim taraflarını gezdim. Türkiye’de Zorlu Center’da da şubesi bulunan Eataly’nin mağazasını gezdim. Nispeten daha küçük olmakla beraber oldukça zengin bir ürün gamı vardı.

Yine de aklımda, sokakta, İtalyanlar gibi ayak üstü dilim pizza yeme fikri vardı. Ünlü İki Kule’nin çok yakınında, ismi yine “iki kule” anlamına gelen Pizzeria Due Torri’ye gittim. Beğendiğim pizza diliminin normal olanı 5€ idi. Bir de bufalo mozarellasından yapılmış porcini mantarlı “Montanara” isimli özel versiyonu vardı ve 8€ idi. 3€ fazla vererek o farkı yaşamak istedim ve pizzayı sipariş ettim. Bir de bira aldım ve toplam 10€ ödedim. Bir yandan da şöyle düşünüyordum: “Şimdi bana özel bu pizzayı yapacaklar ve bir dilimini vereceklerse, kalanı ne olacak?” 5-7 dakikalık bir bekleme süresinden sonra “keselim mi?” dediler. O soruyla başıma geleni fark ettim. Evet, kocaman bir pizza yapmışlar ve kutuya koymuşlardı. İtalyanca bu konudaki derdimi anlatabilecek durumda olmadığım gibi, bu kadar yoğun sürümü olan bir dükkanda bunu anlatmaya çalışmak hâzâ abesle iştigal olacaktı. “Kesin” dedim, kutuyu aldım. Feci yağmur yağıyordu, pizza acayip sıcaktı ve ben bir elimde bira, bir elimde koca pizza kutusu, tam fotoğraflık durumdaydım. Kaderime razı olup dışarıdaki taburelerin birinin üzerine koydum pizzamı, bir tane yer bırakırım olmadı dedim ama… ama.. Pizzam gelmiş sanırım. 🙂 Hepsini oracıkta yedim.

Bu arada İtalyan pizzaları neden daha güzel derseniz, sırrı kesinlikle hamurunda derim. Yaptıkları hamur hem çıtır çıtır, hem yumuşacık, mideye oturmuyor ve çok lezzetli.

O kocaman pizzayı yedikten sonra hızımı alamayarak Gamberini isimli tatlıcıya gittim. Yağmur olanca ağırlığıyla yağıyordu ama üstü korunaklı kaldırımlar sayesinde çok daha az ıslanıyordum. Gamberini’de kendime sıcak çikolata ve kahve ısmarladıktan sonra aya doğru uçuşa geçebilecek moda geçmiştim. Otele kadar tam gaz yürüdüm ve günü tamamladım.

Son gün kiralık aracımı havaalanındaki Europcar teslim noktasına bırakıp havaalanına geçtim erkenden. Taşımacılık sendikasının grev gününe denk gelmişim, bu yüzden check-in ve güvenlik geçişi yaklaşık 3 saat sürdü, ama Pegasus’un bilinçli yapmış olduğunu tahmin ettiğim yarım saatlik gecikmesini de ekleyince, uçağı kimse kaçırmadı. Böylece bu küçük tatilimi de tamamlamış oldum.

Aklınıza takılan veya sormak istediğiniz bir şey olursa, bize yazmaktan çekinmeyin.

Gezinin toplam bütçesini de merak edenler için şöyle özetleyebilirim:

Uçak€70,00
Kiralık araç€49,00
Otel (şehir vergisi ve kahvaltı dahil)€202,00
Benzin (~600km)€49,00
Otoyol toplam€34,00
Aerobus€6,00
Signorvino Yemek€29,00
Trattoria Anna Maria€29,00
Ferrari Müze€16,00
Lamborghini Müze€15,00
Venedik Otopark€21,00
Venedik Toplu Taşıma€20,00
Venedik Yemek€14,50
Son gün pizza ve tatlı€15,20
Çay, kahve, kruvasan, su vb.€25,00
Toplam€594,70
Paralı yolları kullanmak istemiyorsanız, Google Maps navigasyon seçeneklerinde “Avoid Tolls”u (paralı yollardan kaçın) aktif hale getirmelisiniz.
Lamborghini müzesi iki katlı, alt kat daha karanlık; klasik modelleri ve birkaç konsept modeli barındırıyor. Aydınlık olan üst katta daha fazla “hız” var… Yarış arabaları, özel üretimler ve Ayrton Senna’ya ayrılmış bir bölümü burada bulabilirsiniz.
San Giovanni in Persiceto, alelade bir şehir dersin haritada görünce, ama yürüyüş yolum böyleydi işte…
Ducati fabrika satış mağazasında, test motorları beni hazır bekliyordu ama ben hiç hazırlıklı değildim. 🙂
Pizzeria Due Torri’den dilim niyetiyle girip, kucağımda tüm pizzayla çıkışımdan daha garip olan, benim ayaküstü o kocaman pizzayı yemem oldu. Bir daha olsa yerim. 🙂

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here