Kutna Hora (Kemik Kilise)

Kutna Horada görülmeye değer neredeyse tek şey ise Ünlü Kemik Kilise.

Kilisenin içi tamamen ölmüş gerçek insan kemiklerinden dekore edilmiş. Ve bu özelliği ile dünyada tek.  Avizeler, duvarlardaki şamdanlar, üst üste yığılarak piramit şeklinde dizilmiş milyonlarca insan kemiği..

Gelelim hikayesine; Kutna Hora; civarındaki gümüş madenleri nedeniyle kurulan bir kasaba, bulunan maden gümüş olunca zenginlik de yanında geliyor. Katedraller, saraylar ve anıtlar bu kaynak kullanılarak inşaa ediliyor. Şehir kurulup zenginleştikçe ilgi çekmeye başlıyor ve insanlar, din adamları ve tarikatler şehre gelmeye başlıyor.

Bu dönemde Misyonerlik ve Eğitim kurumları kurma amacı güden ve Vatikanın desteğini almış Hristiyan bir tarikat olan Cizvitler (Ülkemizde İsanın Askerleri olarak biliniyor, 1538 de İstanbuldaki St. Benoit adlı fransız kurumu yönettiler) bölgeye gelerek Sedlec’ te bir Sisteryan Manastırı kuruyorlar. Sisteryanlar, beyaz keşişlerin oluşturduğu bir tarikat. Hristiyanların ilk tarikatlerinden. Kafanızda canlanması için bilenlere; Gülün adı adlı filim bir sisteryan manastırı olan Eberbach Manastırında çekildi. Dönelim konumuza; Kurulan manastırın gotik mimaride bir de kilisesi mevcut.

kutna-hora1

Hikaye şöyle başlıyor; Manastırın Baş Rahibi Heinrich, Çek Kralı tarafından 12. Yüzyılda kutsal topraklar olarak görülen Kudüse gönderiliyor. Rahip Kudüs’ten dönderken yanına bir miktar toprak alıyor ve kutsal sayılan bu toprağı manastırın mezarlığına ve bahçesine serpiştiriyor. Haliyle manastır kutsal toprakla bezeniyor. Orta Avrupanın zengin ve dindar kısmı bu durumdan dolayı buraya gömülmek istiyor ve talep hızlı bir şekilde artıyor. 14. yüzyılda ortaya çıkan veba salgını ve iç savaşlar ile ölü sayısı artıyor ve 10 binlerce insan buraya gömülüyor. 2 dönümden fazla olmaya kilise mezarlığı bu yükü kaldırmaz olunca mazerlıklar açılıyor ve kemikler bahçeye yığılıyor. Daha sonraları kilisenin bir keşişi tarafından kilisenin içersine taşınıyor. Keşiş kemikleri 6 adet piramit şeklinde özenle diziyor. Amacının insan yaşamında ölümü hatırlatmak olduğunu söyleyenler var.. yaklaşık 200 yıl sonra Çek Mimar Santini kiliseyi bu kemikler ile restore etmeye karar veriyor ve iç dekorasyonu kemikleri kullanarak yapıyor. Bunun üzerine büyücülük iddiası ile İmparator II. Joseph tarafından kilise kapatılıyor. İşte tam bu dönemde biz Türkler devreye giriyoruz. Osmanlı o dönemde büyük bir güç neredeyse hiç bir malubiyet almadan genişliyor. 1591 yılında meydana gelen Raab (yanıkkale) savaşında Osmanlıya karşı direnen ve başarı gösteren Swarzenberg hanedanı bu başarısından dolayı bölgede büyük saygınlık kazanıyor ve Kiliseyi ve manastırı hakimiyetleri altına alıyor, Bu başarı sonrası hanedan; arması üzerine bir türkün gözünü oyan karga betimlemesi ekletiyor. Kilisenin içinde bulunan 6 piramitten ikisi bozularak kilise dekore ediliyor, yeni mezarlar açılıyor ve dekorasyon için kullanılıyor. Swarzenberg hanedanının arması ise kemikten yapılarak kiliseye konuluyor.

kutna-hora2

Burada 40binden fazla insanın kemikleri bulunuyor, Ülkemizde iddia edilenin aksine bu kemikler türk kemikleri değil. Belki içersinde mevcuttur fakat çoğu vebadan ölen orta avrupa insanının kemikleri. Kİlisenin mottosu ise ; Yaşamın değerini ve ölümü hatırlatmak. barbarca, insanlık dışı gelse bile, sanatsal mimarisi ile tülerinizi ürperten bir manzara.. 40 bin ölü insanın içinde gezinmek gibi..
kutna-hora4

Gelelim ulaşım ve dikkat edilecek hususlara.. Kutna Horaya Prag Florence garından otobüsle gitmek mümkün.. yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuk, ardından Kemikli Kiliseye 10 dakikalık başka bir otobüs yolculuğu.. ayrıca mekrz istasyondan trenle de gidebilirsiniz. iki aktarma var dikkat !!!  problem şu ki dönüşünüzü iyi planlayınız. yoksa 2 saati geçen bekleme süreleri olabilir.

Kiliseye tren istasyonundan ve otobüs durağından ulaşım yürüyerek 15 dk. kiliseyi görmek 30-40 dk. kasabayı gezmek, alışveriş 30-40 dk. ve dönüş yürüyerek 15 dk.  bunları kendinize göre organize edip dönüşü planlamakta fayda var..

Londra

Başlarken..

Gezi planımın hayata geçirildiği ilk nokta olarak hep bileti almayı seçiyorum. Planla, bütçe hesabıyla vazgeçme ihtimalim hep oluyor. Bu arada ilk dip notu vermek istiyorum, alıştığımızın aksine biletleri her zaman önceden almak bize fiyat avantajı sağlamayabiliyor. Süre kısaldıkça firmalar rekabet ve koltuk satışlarını göz önünde bulundurarak fiyatlarını düşürebiliyorlar.
Sonrası konaklama için bölge seçimi ve otel rezervasyonu. Hyde Park’a yakınsa iyidir düşüncesiyle kimseden destek almadan yaptığım seçim, şans eseri çok güzel çıktı. Otelin yerini görmek için haritayı açıp Hyde Park’a bakınca ne kadar büyük bir alana yayılmış olduğunu anladım. Otelim Westminster-Paddington, Sussex Gardens’da idi.
Ve vize işlemleri. İngiltere vizesi için talep ettiğiniz süreyle bağlantılı olarak fiyatlandırma yapılmış. Benim ilk Birleşik Krallık vize teşebbüsüm olacağı için en kısa süreli ve dolayısıyla en düşük fiyatlı vize için başvuruda bulundum. Evrakların teslimi, parmak izi ve fotoğraf çekimi için konsolosluğa gidiyorsunuz, mülakat yapılmıyor. Verdiğiniz evraklar İstanbul’da değerlendiriliyor, değerlendirme sonucuna göre kabul/red alıyorsunuz. Yaklaşık pasaportunuzun size dönüş süresi 3 hafta.
Seyahattan önceki son aşama bavul hazırlığı. Mevsim normallerini biraz genişleterek bavul hazırlamamanızı öneririm. Mayıs’ın son haftası olmasına rağmen hergün yağmur yağdı. Hangi mevsimde giderseniz gidin yanınıza mutlaka şemsiye, kapşonlu bir yağmurluk ve yedek şemsiye alın..

Londra..

Sabah saat 11:00 gibi İstanbul aktarmalı olarak Londra Gatwick Havaalanı’na ulaştım. Bu aşamada kalabalığı takip etmek en iyi yol.. Onlardan ayrılmayın. Tren istasyonuna onlarla geldikten sonra ilk yapılacak iş eğer benim gibi otele nasıl gideceğinizi öğrenmediyseniz turist danışmanlarına ulaşmak. Metro haritası ile birlikte hangi trenle nereye gideceğimi ve haftalık biletler hakkında bilgi verdiler bana. Victoria istasyonuna ulaştığımda ben de ilk iş olarak haftalık 1.ve2. zone için £36’a OYSTER kartı aldım. Tek yön biletin yaklaşık £4 olduğunu düşünürsek oldukça avantajlı. İngiltere’de tek kullanımlık bile olsa, kartınızı istasyondan çıkmak için de kullanıyorsunuz, atmayın.. Otele varmadan Türkiye ile rahat konuşmak için £10’a 500 dakika konuşma sms ve 500 mb internet kullanımı için hat aldım ki yine beni en rahatlatan harcamalarımdan biri de bu oldu. £104’a London Pass’ı da alınca temel ihtiyaç ve alışveriş harici ihtiyaçlarımı tamamlamış oldum.

Ve macera başlasın..

7 günlük Londra gezimin ilk kez gidenlere faydalı olabilmesi için olabildiğince gün gün detaylı anlatmaya çalışacağım.
Gezimin genelinde bolca yürüyerek keşfetme ve canım ne istiyorsa sonuna kadar tadını çıkarma üzerine hareket ettim. Bu aşamada en büyük ihtiyacım metro haritası, şehir haritası ve ulaşım ile müze kartlarım oldu.
İlk gün otelden erken saatlerde çıkıp Hyde Park’ta ufak bir turla güne başlama planıyla uyandım. 5 dakikalık yürüme mesafesindeki Hyde Park’a doğru yürürken ani bir kararla üstü açık şehir turu yapan otobüsleri tanıtan çocuğa soru sormaya başladım ve bi baktım otobüsün içindeyim. London Pass haricinde masraf yapmama kararımı ilk dakikadan bozmuş oldum böylelikle. Ancak çok net söyleyebilirim ki £30’a 2 günlük “Big Bus”a ait 3 hattaki otobüslerle şehir turundan çok faydalandım. İstediğiniz durakta inip dolaşıp tekrar Big Bus otobüslerine binebiliyorsunuz. Öğrendiğim kadarıyla 3 farklı otobüs firması varmış. Önümde harita, kulaklıktan gelen tanıtım konuşmalarını dinlerken bi taraftan da not defterime sonraki gün yapılacaklarla ilgili notlar aldım. 2 gün boyunca otobüsle dolaşırken yolları hatmettiğimi söylemem hiç de yanlış olmaz.

UK-London7UK-London16

Otobüste ilk durağım Trafalgar Square oldu. Trafalgar Meydanı, Londra’nın merkezinde National Art Gallery’nin ana giriş kapısının baktığı meydan. Meydana ismi, Nelson kumandasındaki İngiliz donanmasının Fransız ve İspanyol donanmalarını yendiği Trafalgar Savaşı sebebiyle verilmiş. Ve de bu sebeple meydanda aynı savaşta vurulmuş olan Nelson’a ait ihtişamlı bir heykel dikilmiş. Londra’nın her köşesinde savaşlar ve şehitlere atfedilmiş pek çok büyüleyici heykeli görebilmek mümkün.

UK-London5

National Gallery: Monet, Van Gogh gibi popüler olan ressamların eserlerinin yanında İngiltere’deki çok önemli sanat kolleksiyonlarının bulunduğu galeri. Giriş ücretsiz.

UK-London11

National Portrait Gallery: National Gallery’nin yanında bulunan galeride Kraliçe 1. Elizabeth, W Shakespeare, Beatles üyeleri gibi ünlü simaların portrelerini görebileceğiniz gibi az tanınan kişilere ait portrelere de ev sahipliği yapıyor. Giriş ücretli.
National Gallery’nin cafe restoranında yemek molası verebilirsiniz.
Güneşli havanın güzelliğinden de faydalanarak yürüyerek St. James’s Park’a gidip çimlerin üzerinde ufak bir mola verdim. Sonra Buckingham Palace parkından geçip Palace’ı parmaklıklar arkasından dolaştım. Meydanda Walking Tourlardan birini yakalayıp kısa bi süre rehberi dinledim, sonra baştan katılmaya karar verip onlardan ayrıldım.

UK-London8UK-London9

Buckingham Palace 1700’lü yıllarında başlarında inşa edilmiş ve günümüzde bugün kraliçenin evi. Devlet odaları yaz aylarında ziyaretçilere kapılarını açıyormuş. Kraliyet Parklarının büyük bir bölümüne giriş serbest. Çok erken saatlerde açılan parklar akşam 21:30 civarında kapanıyor. 21:30’dan sonra parkta kalırsanız bir süre daha açık tutulan ve sadece çıkış için kullanılan kapılara ulaşmanız gerekiyor.

Sarayda Nöbet değişim törenleri saat 11:00’da. Benim olduğum hafta Pazar günü tören yoktu.
Akşama kadar Parklarda vakit geçirdikten sonra Piccadilly Circus’ta kendime güzel bi hoşgeldin yemeği ısmarladım. Hava karardıktan sonra Tarafalgar Square’de sokak müzisyenlerini biraz dinledikten sonra metro ile otele geçtim. Big Bus’ların akşam saatlerinde son turlarını yaptıktan sonra otele dönüş hizmetleri de varmış. Ben kısa yoldan otele dönmeyi tercih ettim.
İkinci günümün sabahı yine erkenden yollara düştüm. Big Bus otobüsünü yakaladım. Bu kez planım sabredip otobüslerle tam tur atıp şehri tamamen tanımaktı, kısmen de olsa bunu gerçekleştirebildim. Otobüsleri anlatırken farklı güzergahları olduğundan bahsetmiştim. Diğer hattın otobüsünü görünce hemen inip öndeki otobüse geçtim. Böylelikle British Museum için planlamadan bi ziyaret gerçekleştirmiş oldum. Kısa bir zamana bırakılmaması gereken bir müze.
UK-London14UK-London15
British Museum’a girdiğimde ilk işim haritada Türkiye’den eserlerin olduğu salonları bulmak oldu. Önce hızlı adımlarla o salonlara gittim. Müzenin girişinde ünlü okurlara ev sahipliği yapmış bir de kütüphane mevcut.
Müzede uzun saatler geçirdikten sonra River Thames kenarında yürüyüp tasarım kıyafet ve aksesuarları seviyorsanız çevresindeki dükkanları gezmek çok iyi bir fikir olabilir.

Benjamin Franklin’in yaşadığı ev, plansız dolaşırken tesadüfen girip, çok etkilendiğim müzelerden biri. Benjamin Franklin’in hayatının alışılagelmişin dışında anlatıldığı evine fırsat bulursanız gitmenizi öneririm.
2 günlük Big Bus’larla şehri iyice öğrendikten sonra biraz daha rahat ne nereye yakın anlayabilecek duruma geldim.
Yeni günüme uzun bir liste yaparak başladım ancak otelden çıktığımda planladığım gibi gitmeyeceğini anladım. İngiltere bana gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı ve etkisi de çok tanıdıktı.. Trafik felç.. Allahtan metro ağları şehirde gitmeyi hedeflediğim her yeri kapsıyordu ve 5 dakikadan uzun hiç beklemem gerekmedi. Kısa sürede Monument’e ulaştım.
Monument’e 311 daracık ve dönemeçli basamaktan tırmanarak nefes nefese en tepesine kadar çıktım. Anıt, 1666 yılında Londra’da çıkan büyük yangın sebebiyle yangının çıktığı yere çok yakın bi mesafede yaptırılmıştır. 6 kişinin intiharı sonrası balkon korkuluklarına kafes eklenmiş. Yukarı çıktığımda hem kafesin görüntüyü engellemesi hem de çevredeki inşaatlar sebebiyle çok da güzel bir manzarayla karşılaşamasam da 360 derecelik Londra manzarası görülmeye değer..

Londra tatilim boyunca en keyif aldığım şeylerden biri yürüyerek köprü geçmek oldu. Hava açık da kapalı da olsa en güzel manzaraları hep köprü üstünde yakaladım.
London Bridge, Thames Nehri üzerinde 1750 yılına kadarki tek köprü olmuş. Köprü pekçok kez yıkılıp tekrar yapılmış. Taştan yapılmaya başladıktan sonra köprü üzerinde 1000’li yıllardan başlayarak soyluların yaşadığı gösterişli evler yapılmaya başlanmış. Çıkan büyük yangınlarla çok sayıda kişinin ölmesi üzerine köprü üzerindeki evlerin yıkılmasına karar verilmiş.
Köprüdeki hayatların anlatıldığı canlı ve kapkanlı bi deneyim oldu London Bridge Experience. Daracık kapkaranlık tünelden çıktığımda bağırmaktan boğazım ağrıyordu ama aklıma geldikçe hala gülüyorum.

Kısa mesafedeki Tower Bridge’e yine yürüyerek gittim. Tower Bridge, yani Kule Köprüsü 1894 yılında kullanıma açılmış. Kulelere çıktığınızda hem nehir uzantılı Londra manzarasıyla karşılaşıyorsunuz hem de köprünün inşaatı ve dünyadaki benzer köprülerin fotoğraflarının olduğu ki Boğaziçi Köprüsü de buna dahil, bir sergi bulunuyor.

UK-London22

Tower of London; Londra Kalesi filmlerde gördüğümüz hendekli kalelerden. Kale, cephanelik olarak kullanılmış, taç mücevherlerini korumuş, hayvanat bahçesi olmuş ve kraliyet darphanesi olarak hizmet vermiş. Bu kadar kule köprü gezdikten sonra More London Place’de güzel bir yemek yedim ve merkeze nehir turuyla devam ettim. River Tour, Big Bus’ların hediyesi olan bir turdu ama London Pass’da da dahildi.Odaya vardığımda ıslanmış ve yorgunluktan bitmiş haldeydim.
Yeni gün Londra mesaime Hyde Park’ta kahvaltıyla başlamaya karar verdim. Hyde Park ününü hakedecek güzellikte bir park. Park içindeki Serpentine gölünde yüzen kuğu ve ördeklere yürüyüş yolunda rastlarsanız hiç şaşırmayın. Park’ta at binme alanları, bisiklet yolu ve gölde kiralık sandallarla dolaşmak da mümkün.

UK-London23UK-London27
UK-London24UK-London26

Park içinde aynı zamanda Prenses Diana için hatıra Parkı da mevcut..

UK-London13

Hyde Park’ta yeşillikler içinde kendimi kaybetmişken istemeden çıkışa ulaştım. Heykeller beni hep çok etkilemiştir. Ama South Kensington tarafından karşıma çıkan The Albert Memorial gerçekten çok gösterişliydi.
UK-London29

Prens Albert’ın 1861 yılında ölümü üzerine eşi kraliçe Victoria tarafından yaptırılan heykel 10 yılda tamamlanmış. Görülmeye değer..
Royal Albert Hall; Heykelin tam karşısında Prens Albert tarafından sanat ve bilim anlayışını geliştirmek amacı ile kurulmuş. Ancak salon Albert’in ölümü sonrası Victoria tarafından açılmış ve her sene 350’den fazla performansa en sahipliği yapıyormuş. Binayı her yarım saatte bir gruplar halinde rehber eşliğinde dolaşmak mümkün. Kraliyetin oturduğu loca, bekleme salonu kullandıkları merdivenler ve kraliyet davranışları ilginizi çekerse enteresan dip notlarla teker teker anlatılıyor. Farklı bir dünya, mühteşem görkemli bir salon..

UK-London31

Royal Albert Hall’den yine yürüyerek önce Science Museum’a geçtim. 7 kata yayılmış olan Bilim Müzesi’nde roketler, uydular, buharlı makinalar, dokuma tezgahları, gemicilik ve uçakların gösterildiği, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sergilendiği müze. Erken bir saatte gittiğimden midir bilinmez bol çocuklu bir kalabalık vardı. Dolayısıyla keyfiyle gezmem mümkün olamadı. Hep mi böyledir, bu kalabalığın bir saati var mıdır bilmiyorum ama akşam saatlerine doğru daha sakin olduğunu tahmin ediyorum.
Natural History Museum; Gezmeyi, vakit geçirmeyi en çok istediğim ancak yine benzer kalabalığı barındırması sebebiyle keyifle gezemediğim müzelerden biri oldu. Doğa Tarih Müzesi, ünlü botanikçilerin eserlerinin deposu olan müze. Kalabalığın büyük sebebi dinazor kolleksiyonu olduğunu tahmin etmek zor olmasa da diğer eserler de görülmeye değer.. Müze, bilim adamları ve kütüphanecileriyle araştırmalarını hala sürdürmekteymiş.
Victoria ve Albert Müzesi hemen yolun karşısında olmasına rağmen müzeye girmedim. Müzede Hindistan ve Uzakdoğu’dan gelen hazineler ve müevherlerin yanı sıra heykeller, dokumalar, cam ürünler de bulunuyormuş.
Ayaklara fazla yüklendiğimi farketsem de tatilim süresince heryere yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Harrods’a gitme konusunda tereddüt yaşasam da yakınlarına gitmişken uğramak istedim. Yol boyunca bi dolu pasta dükkanı, güzel mağaza, 2. el dükkanlara girip çıktım. Ve ünlü Harrods.. Değme müzelere taş çıkaracak güzellikte bir binayla karşı karşıyaydım yine. İtiraf etmeliyim ki teşhirdeki ürünlere bakmaktansa duvar ve tavanları incelemeyi tercih ettim. Satış görevlileri de bunun farkında olacaklar ki siz bişi sormadıkça sizle ilgilenmiyorlar. Çabucak mücevher ve çanta ayakkabıların arasında dolaşıp kendimi yiyecek katına attım. İnanılmaz çikolata kokuları arasında mutluluktan uçarak dolaştım. 1900’lü yılların başında inşa edilen binayı 11.500 lamba aydınlatıyormuş. Ayrıca Mağazada Dodi ve Prenses Diana için yapılmış anıt da bulunmakta.
Plana göre o gün Shakespeare Globe Theatre’a da gitmek vardı ancak 12:00’den sonra kapandığı için ertesi günkü plana dahil etmeye karar verdim.
Modern Sanatlar Müzesi hemen Shakespeare Globe Theatre’ın yakınında. Modern Sanatlar pek ilgimi çekmediği için Müze önündeki müzik yapanları dinleyip müze içinde genel bir tur atıp çıktım.

Millennium Bridge ayağındaki Shakespeare Globe Theatre için başladım yeni güne. Sadece yaya trafiğine açık olan Millennium Köprüsü, yürümekten en keyif aldığım köprülerden biriydi. Kısa bir süre kuyrukta bekledikten sonra sergi haline getirilmiş alanı gezdim ve pek tatmin etmedi beni gördüklerim. Tam çıkmaya hazırlanırken rehber etrafına topladı ve anladım ki gösteri o zaman başladı. Önce genel olarak Shakespeare dönemindeki hayatlardan, sanat anlayışından bahsetti, sonra tiyatrodan ve aslında çıkan yangından çok etkilendiğinden, tiyatrodaki tümü erkek oyunculardan derken anlatan kızın ses tonlarındaki değişimin içinde kaybolup o yıllara gittim.

UK-London33UK-London35

Sonraki durağım yine sabırsızlıkla planladığım Baker Street.. Önce Sherlock Holmes Museum ve hemen yanındaki The Beatles Store. Kurgusal kahramanın evini gezerken şöminenin önünde fotoğraf çektirmek müzenin en keyifli anlarından. Zaten Sherlock Holmes’un gerçek olmadığını kabul etmeyen bünyem evini de görünce tamamen gerçekliği konusunda son noktayı koydu.

UK-London36

Baker Street’ten tekrar Regents’s Park’a geçip öğle atıştırmalığı ısmarladım kendime. Yeşillikler içinde parkta dolaşıp tüm yorgunluğumu aldıktan sonra parkın diğer ucundaki hayvanat bahçesinin yolunu tuttum.

The London Zoo; Londra Hayvanat Bahçesi dünyanın en eski hayvanat bahçesiymiş ve Hayvanat Bahçesinin açılış sebebi bilimsel amaçlıymış. Hayvanat Bahçesinde goriller, kuşlar, kelebekler, balıklar ve penguenler için özel bölümler hazırlanmış.

UK-London41

Öğleden sonra gitmiş olmam ve yoğun yağmurun da etkisiyle beklediğimden çok daha sakindi. Penguenlerin gösterisini izledim, kuzuların içinde oturup onları sevdim, gorillerin kapkara gözlerinin içine baktım benim için çok keyifli, huzurlu bir gün geçirdim.
Hayvanat Bahçesi çıkışı çevredeki sokakları geze geze Compdon Street’e geldim. Bu geniş caddede Londra’nın simasının değiştiğini farketmek hiç de zor değil. Sokak satıcıları, pub’lar, kulüpler, restoranlar ve masalarını sokağa atmış cafelere rastlamak mümkün.
UK-London42

Compton Street dönüşü ulaşımı da iyice öğrenmiş olmamın güvencesiyle otobüs ve 2 metro hattı kullanarak otele ulaştım.
Son gün yanlış bir seçim yaparak The Secrets of Westminster Abbey için yürüyüş turuna katıldım. Belki gezimin ilk günlerine almış olsaydım çok ilgimi çekebilecek bir gezi olurdu ancak tarihi kitaplara sığmayacak kliseye hiç gücüm kalmamış olması sebebiyle turla birlikte sonunu getiremedim. Taç giyme törenleri, kraliyet düğünleri ve kraliyete dahil veya değil yüzlerce kişinin aynı zamanda mezarlığı olan klise 1997 yılında Prenses Diana’nın cenaze törenine ev sahipliği yapmış.
Picadilly Circus; Kraliçe Victoria’dan sonra adını en çok duyduğum John Nesh tarafından Regent Street üzerinde tasarlanmış bir kavşak. Kavşaktaki Eros heykeli şehrin eğlence mekanlarına giriş kapısı gibi.
Soho; Londra’nın en gözde adreslerinden biri sayılan bölge. Son güne kadar arayıp bulamadığım pek çok şeyi orda buldum. Cuma günü iş çıkışında da orda olmam sebebiyle eğlenceli kalabalığı da görmüş oldum. Akşam yemeği veya yemek sonrası ayak üstü sohbetleri için bir geceyi ayırmak lazım..
China Town; Soho’nun hemen yanındaki bölge. Çin malı ürünleri rahatlıkla bulabilmeniz mümkün. Ben tercihimi masajdan yana kullandım, 1 haftanın tüm yükünü orada bırakıp çıktım.
Londra tatili hiç sıkılmadan çok keyifli geçirdiğim, yalnız olmama rağmen kendimi güvende hissettiğim bir tatil oldu. Planlı ve programlı gitmiş olsaydım bu kadar yorulmama gerek kalmazdı ancak araştırma yapacak fırsat bulamadığım gibi internette kendime ihtiyacım olacak rehbere de rastlayamadım. Umarım benim gibi ilk deneyimini yaşayacak Londra tatilcilerine faydalı bir yazı yazabilmişimdir. Genel olarak bakıldığında İngiltere pahalı bir yer olmasına karşın maliyetlerinizi düşürmeniz de mümkün. Yazımın başında bahsettiğim gibi mutlaka ulaşım için kart edinin. Müze ağırlıklı bir geziyse London Pass da faydalı ancak şehrin keyfini çıkarıcam derseniz de çok da gerek olmayabilir. Aşağıda en çok tercih edilen müzelerin giriş ücretlerini ekliyorum. Ben, Big Bus, Sherlock Holmes ve Westminster Abbey’in yürüyüş turu haricinde ekstra para ödemedim.

Tower of London£21,45
HMS Belfast£14,05
Shakespeare Globe£13,50
London Bridge Experience£24,00
Thames River Cruise£17,50
Westminster Abbey£18,00
Churchill War Rooms£15,90
ZSL London Zoo£23,40
Curzon Soho£14,50

 

Kısıtlanması pek mümkün olmayan harcamalardan biri de yemek. İngilizlerin kendi mutfakları olmamasına rağmen pek çok dünya mutfağını bulabiliyorsunuz. Fish and Chips yemeden dönmeyin. Bu kısımda bilmeniz gereken fiyatı değil.. Bir tabak fish and chips’in kalorisi.. 1500 – 2000 kkal..
Kahvaltimı genelde otelde yaptığım için kahvaltı ekstra maliyet kalemi olmadı benim için ancak 1 kere de olsa ingiliz kahvaltısı denenmeli.
Farklı bölgelerde sokaklarda yiyecek almak da mümkün. River Thames yakınlarında Hint yemeklerinin satıldığı standlardan Hint yemeklerini denedim. Uzakdoğu mutfağını sevsem de tatil sonuna kadar bıkmadan denediğim yemeklerin hiçbiri başarılı değildi. Hele fast fooda çevrilmiş restoran zincirlerindeki lezzet tam bi kabustu. Bunun dışında Compton Town, China Town’da rahatlıkla Kore, Çin, Thai mutfaklarını denemek mümkün. £3-£4’a karışık tabak hazırlıyorlar isteğinize göre.
Müze arası koşuşturmalarımda kurtarıcım Pret a Manger ve yine benzer konseptli Marks’n Spencer oldu. İçecek ve sandviçlerini çok sevdim. £9-£10’a kendi menülerimi oluşturabiliyorsunuz.
Fish and Chips tabağı £7-£10
Bunların dışında kendime “hoşgeldin” ve “yine bekleriz” yemeklerim yaklaşık £30 kadar tuttu.
Marble Arche’la başlayan Oxford Street alışveriş için en popüler mekan. Tüm markaları bulmanız mümkün. Benim otelime çok yakın bir mesafe olması sebebiyle akşam yürüyüşlerimde mutlaka caddede tur attım. Neredeyse tümüne Türkiye’de de aşina olduğumuz markaların fiyat avantajına ben rastlamadım. Ucuz yollu alışveriş için Primark’a gitmenizi öneririm. Ancak günün her saatinde çok kalabalık olan mağazada aldığınız ürünleri denemek tam bir kabus. Ben genelde ürünleri alıp, otelde denedikten sonra ertesi gün değişim yaparak kendimi o eziyetten kurtardım. Boots yine çok sevdiğim eczanemsi kozmetik dükkanı. Oxford Street’teki vitrinler görülmeye değer.
Oxford Street’le kesişen Soho bölgesi yine alışveriş için uğrak noktalardan.
Compton Town’daki sokak satıcılarını kaçırmamak için akşam saatlerinden önce gitmek gerekiyor.

UK-London2

Umarım faydalı bir rehber olmuştur yazdıklarım. Yukarıda yazdıklarım dışında da çok popüler ancak gitmeye fırsat bulamadığım yerler oldu. London Eye için havanın açık olduğu bir günü bekledim ancak yağmurlar her geçen gün hızlandı. İngiltere her köşesini çok iyi değerlendirmiş, 1 hafta Londra için bana yeterli gelmedi. Tekrar gitmeyi iple çekeceğim.

Aklınıza gelen bir soru olursa seve seve cevap vermeye çalışırım.

Bol tatilli bi yaz olsun..

Sevgiler,
Berna 🙂

Demavend (5671 metre) Tırmanış Günlüğü – İran

2001 yılı Temmuz ayında,  5671 mt yüksekliğindeki Demavend dağına tırmanmak üzere İran’a gittim. Bu gezi ve tırmanış hakkında o günlerde tuttuğum günlüğü aşağıda yayınlıyorum. Konaklama ve gezi amaçlı bir seyahat değil tırmanış amaçlı bir seyahat idi. 


14-Temmuz-2001

Alper’le Kemal bu sabah Ağrı Dağı’na hareket etmek için Ankara’ya geldiler. Kahvaltımızı ettikten ve biraz geyik yaptıktan sonra alışverişe çıktık. Akşam 18:30 Trenine binmemiz gerekiyordu fakat tren bileti düşündüğüm kadar kolay bulunmuyormuş! Ama yine de numarasız yerde yani ayakta ya da yerde seyahat etmek isterseniz her daim yer bulabilirsiniz (Ankara-Erzurum 23 saat). Hemen bizi Ağrı’ya götürebilecek otobüsleri aramaya başladık. Lüks Ağrı Dağı seyahatten 20.000.000 TL ye Doğubayazıt’a bilet aldık ve hemen ertesi gün yani 15-Temmuz saat 15:00 da 18 saat sürecek olan yolculuğumuza üç kişilik ekibimizle başladık…

Not: Lüks Ağrı Dağı seyahat Doğubayazıt’a giden (servis kullanmadan) tek şirket!


16-Temmuz-2001

Sabah otobüste ki diyalog…

        -Nerede bu dağ?

        -Bilmem şu mu?

        -Yok be! O kadar küçük olur mu?

Ağrı Dağı’nı hala göremedik diye söylene söylene tepeleri aştık ve gördük sonunda. Anlatılanlar kadar varmış doğrusu… Doğubeyazıt’a 42 km yazısı göründüğünde, onu da sol taraftan birden görüverdik ve en sonunda tam karşımızdabelirdi.. saat 07:33…

Doğubayazıt’a geldik gelmesine fakat o gün orda bizimle birlikte olması gereken diğer grup yani Dokuz Eylül Üniversitesinin grubu henüz gelmemişti. Bizde bilgi almak için jandarma komutanının yanına gittik. Komutan bize artık sadece pazartesi günleri çıkış izni vereceğini ve eğer bugün çıkmazsak haftaya pazartesi ye kadar izin vermeyeceğini söyledi. Alper diğer gruptan krampon bekliyordu, ya 1 hafta bekleyecektik ya da İran’a geçecektik. Hızlı bir şekilde İran’a yani Demavend Dağına gitmeye karar verdik. Tırmanış rotamızda Demavend de olduğundan, bu dağ hakkında gerekli bilgiye sahiptik. Fazla yük taşımamak için ihtiyacımız olacak eşyalarımızı ayırdık ve fazlalıkları, bize her konuda çok yardımcı olan Lüks Ağrı Dağı seyahatin şubesindeki Mustafa Beye bıraktık.  Servisle kişi başı 1.500.000 TL ye Doğubayazıt’tan Gürbulak sınır kapısına gittik ve çok fazla beklemeden sınırı rahatlıkla geçtik. 50 Tümene başka bir servisle sınırdan Bazergan’a geldik. (Tümen= İran para birimi)(1,000,000 TL = 600 Tümen)

Bazergan’dan Maku’ya ise 700 Tümen karşılığında taksi ile geçtik. Bu kadar ucuz olan fiyatlar bizi gerçekten şok etti, birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk. Tabi bize sınır kapısında tanıştığımız hem İran hem Türk vatandaşı olan birisinin oldukça yardımı oldu. Adam bize Tahran otobüsüne kadar eşlik edip faydalı bilgiler verdi. Maku’dan Tahran’a ise 2200 Tümene otobüs bileti aldık ve 18 saatlik ikinci yolculuğumuz başlamış oldu. Saat şu anda Türkiye saati ile 15:00 İran saatiyle 16:30 Otobüsümüz hareket etti…

Not: Bu arada sınır kapısından çıktığımız anda etrafımızı Döviz satanlar sardı. Buradan uygun fiyata Türk Lirasını Tümene çevirebilirsiniz. Daha önceden duyduğumuz bazı şeylerin yanlış olduğunu da öğrendik mesela kısa kollu t-shirt giyebilirsiniz fakat kısa short giyemiyorsunuz. Sürekli aranacağımızı düşünüyorduk ama bir allahın kulu cebimize bile bakmadı! Sınırdan hiçbir arama olmadan geçtik. Maku’dan Tahran’a 3 cins otobüs var Volvo 3.500 Tümen, klimalı başka bir marka 3.000 Tümen ve bizim bindiğimiz en dandik olanı 2.200 tümen. Tavsiyem Volvo ya binin.. Ayrıca molada otobüsten inmeniz gerekiyor. Şöför mola boyunca otobüsü kilitliyor..


17-Temmuz-2001 

Saat 05:15 de (Türkiye saati) Tahrandayız ve yolda ölmediğimiz için şanslıyız böyle berbat otobüs kullanan birini ilk defa gördüm! Otobüs garından 500-600 metre yürüdükten sonra mecburen 1200 tümen karşılığı taksiye bindik ve dağcılık malzemeleri satan çarşıya gittik. Erken olduğu için her yer kapalıydı. Bizde bir camide bahçesinde elimizi yüzümüzü yıkayıp biraz dinlendikten sonra başladık alış verişe. Her şey oldukça ucuzdu. Alışveriş sırasında turist olmamız bizi bedavaya üç otobüse bindirdi. İnsanlar bize oldukça garip bakıyorlardı fakat oldukça da iyi davranıyorlardı! Alper ve ben bir ara 400 Tümen e bir motosiklete bindik! UCUZ AMA ÇOK TEHLİKELİ !!!!!

Şu anda Riyne’ye giden bir minibüsteyiz (1000 tümen).  Demavend’de aynı Ağrı gibi kendini göstermekten kaçınıyor. Hatta kendi gözüktü ama zirve gözükmüyor. Polour’da minibüsten indik. 300-400 metre yürüdükten sonra taksiye bindik. Taksi bizi Riyne’den geçirip Demavend dağının eteklerindeki patika yolun başında bıraktı. 2300 metredeyiz.. Oradan ilk kampa yani Mescide (3000m) çıktık. Saat 21:30. Oldukça zorlandık. Zor olan yol değildi. Yoğun sisten dolayı hiçbir şey göremememiz ve karanlığa kalarak dağı tanımıyor olmamızdı. Mecide vardığımızda İbad adında Azeri bir askerle tanıştık. Sağolsun adam bizi nöbet barakasına davet etti. Geceyi burada geçireceğiz!


18-Temmuz-2001

Sabah saat 5:00’te kalktık fakat hava bulutlu olduğu için 7-7:30 a kadar uyuyup, 9:00 gibi de kahvaltımızı bitirip yola çıktık. Bütün gece üzerimden atlayan, üstümde gezinen farelerden dolayı uyanıp uyanıp durdum.

demavand5

Fazla zor olmayan bir etabı 4-5 saatte tamamlayıp nihayetinde 4100 metredeki ikinci kampa geldik (4100 Kampı). Zorluk çekmememizin sebeplerinden biri de; çantalarımızdan en az 10’ar kg yi mescitte bırakmamızdı. Buna rağmen hala adam başı 20 kiloya yakın yükümüz vardı. 4100 metrede başka bir Azeri bize çorba ikram etti. Sonra çadırımızı kurduk, içine de bir güzel yerleşip geyik yapmaya, muhabbet etmeye başladık.. ama ne muhabbet! o muhabbete doyum olmuyor…


19-Temmuz-2001

Sabah 6:00 da kalkıp havaya baktık ama hava oldukça kötüydü. Zaten gece boyu fırtına ve kar vardı. Dışarısı baya soğuktu ve bulunduğumuz yere bir gecede 15 cm kar yağmıştı. Bizde kendimizi tehlikeye atmayıp tırmanışı erteledik ve uyumaya devam ettik. Saat 9:00 gibi uyandığımızda hava da düzelmişti. Hemen hazırlıklarımızı tamamlayıp tırmanmaya başladık. Daha 20-30 metre çıkmamıştık ki iki İranlıyla karşılaştık ve beraber tırmanmaya başladık. Tırmanmaya devam ettikçe hava bozmaya başladı ve kendimizi 4-5 metrelik görüş alanı olan sisle birlikte karlı bir fırtınanın içinde bulduk. 4800 metredeydik, ayak parmaklarım oldukça üşümüşlerdi, Alper’inde parmakları donmak üzereydi. Hava –20 derece. Bu tırmanışı yaz tırmanışı olarak planlamıştık. Bu hava şartlarına uygun ekipmanımız yoktu. Geri dönmek zorunda kaldık… Moralimiz oldukça bozulmuştu, özellikle ben sabah gördüğüm rüyanın da etkisiyle daha bir huzursuzdum.

demavand3

Kampta durumu değerlendirip tamamen dönmeyi düşündük, çünkü Ağrı’ya yetişmek zorundaydık. Fakat hava durumu değişkendi ve ertesi gün daha açık olması bekleniyordu. Bir kez daha denemeye karar verdik. Alper ve Kemal Mescid kampına giderek gerekli malzemelerimizi aldılar. Ben ise vaktimi kamptaki diğer insanlarla geçirdim. Burada en az 50 kişi var ve kalacak yeri olmadığından dönenlerde var. Herkes sıcak kanlı, saatlerce oturup muhabbet ettik. Nedense yükseklik yüzünden herkes iştahsızlık yaşarken benim iştahım açıldı..

demavand6

Hala zirveyi göremedik!


20-Temmuz-2001

Biraz tembeliz; saat 7’de kalktık ve kahvaltı sonrasında 9’da tırmanmaya başladık. Tırmanış esnasında Alper bizi farklı bir rotaya soktu ama ben rotanın devamından emin olamadığım için klasik rotaya geri döndüm. Biraz sonra Kemal de arkamdan gelmeye başladı, dün döndüğümüz yerde mola verdik. Mola yerinde dağın diğer yamacında Alper’i gördük. Yavaş çıkıp bol mola vermeye başladık ve sonunda Alper’de bize yetişti. Tekrar beraber tırmanmaya başlamıştık ki 5000 metrede buz şelalesinde bizden yine ayrıldı.. Kemal ile 5100 metrede 70-80 derecelik, dik, çarşak bir zemine girdik 1 adım atıp 2 adım kayıyorduk. Çıkamıyorduk.. Mecburen kayaya girdik. Oldukça zorlu bir tırmanıştı.. Hava iyice bozulmaya başlamıştı ki İtalyan bir ekiple karşılaştık. Aslında yol boyu sürekli birilerini gördük ve herkes bize hava şartlarından dolayı zirve yapamadan döndüklerini söylüyordu. Buna rağmen inatla devam etmiştik, fakat gördüğümüz İtalyan ekibin rehberi bize zirveye daha üç -dört saatlik yol olduğunu ve havanın çıkılamayacak kadar kötü olduğunu söyledi. Çok fazla yorulmuştum ve suyumuz kalmamıştı.. Ekip bize 5250 de olduğumuzu söyledi, önümüzde 425 metrelik bir yamaç vardı… o sırada Alper bize yetişip saatine bakarak bunu doğrulayınca durumu değerlendirmeye karar verdim. Hava -27 derece ve hafif şiddetli bir tipi vardı, yaklaşık 8 saattir tırmanıyorduk, suyumuz da kalmamıştı. Bu verileri değerlendirince mantıklı olanı seçtik ve dönmeye karar verdik.

Hızlı bir inişten sonra aşağıdayım… benden yaklaşık 2 saat sonra Kemal 3 saat sonrada Alper geldi! Daha sonra öğrendiğimize göre durum değerlendirmesini 5500 metrede yapmışız. Altimetrenin azizliğine uğramışız. Doğru yüksekliği bilseydik kararımız farklı olabilirdi..  Üzülmedim çünkü verdiğim kararlardan pişman değilim.. Mantıklı olanı yaptım.. aynı durumda yine aynı kararı verirdim…

demavand7

Alper baya hastalandı, kükürtten ve kendini zorladığı için sanırım..  neyse haliyle bu geceyi de 4100 metrede geçireceğiz.


21-Temmuz-2001

Sabah saat 7:00 de kalktık.. biraz uyuşukluk yaptıktan sonra oradaki federasyon görevlisine çıkış bedeli olarak toplamda 10$ verip okulumuzun (Doğu Akdeniz Üniversitesi) bize verdiği çadırı toplayıp İbad’ın yanına yani mescide döndük. 1 ila 2 saatte bir mescide araba geliyormuş. Bekledik fakat gelen olmadı, bizde yola koyulduk.

demavand1

Alper’in hastalığı çok geçmemişti ve Kemal’in ayakları da kötü durumdaydı.. bu yüzden ben hızlanıp araç bulmaya gittim.. oldukça uzun bir yol yürüdüm.. Arkadan gelen bir aracı durdurmayı başaran Alper ve Kemal beni yoldan aldılar… Akşam Tahran’daydık! Ve yine yol Maku’ya….


22-Temmuz-2001

Sabah Maku’daydık ve buradan Bazergan’a geldik. Gürbulak sınır kapısında telefonlarımız çekmeye başladı ve teyzemin vefatını öğrendim ve Ağrı Dağına yapacak olduğumu çıkışımı iptal edip Ankara’ya ilk otobüsle gitmek için biletimi aldım!

Ölü Deniz (Lut Gölü) ve Masada

İsrail gezimizin 3.gününde ikinci durağımız “batılmayan deniz” Ölü Deniz’di. Burası İsrail’e gelip de görülmeden geçilmemesi gereken bir durak. Biz Kudüs’ten kiralıdığımız arabayla gitmeyi tercih ettik. Yolculuk 1-1,5 saat arası sürdü. Yol ve yolculuk oldukça rahattı, ancak yol boyunca ilgi çekici bir yerde yoktu. İlgi çekici tek şey otoyolun bazı noktalarında İsrail tarafından Filistinlilerden ayrılmak için iki taraflı örülmüş ünlü duvarlardı. Ayrıca yol boyunca bir kontrol noktası dışında da hiç bir durakla karşılaşmadık ki onda da bizi durdurmadılar bile. Ölü Deniz’e ulaştığımızda çorak bir coğrafya ve sıcak bir havayla karşılaştık. Ölü Deniz’de yol boyunca girilecek bir kaç farklı nokta ve plaj var. Bunların içinde halk plajı olanlar dışında ücretli Spa ve otel tesisleri de mevcuttu. Biz duş ve soyunma odası tercih ettiğimiz için Ein Gedi Spa tesisini kullandık. Günlük giriş, yemekli (150 NİS) ve yemeksiz (95 NİS) olmak üzere iki opsiyonlu, ancak yemekleri pek başarılı değil. Burası dışında öncesinde Mineral Beach ve sonrasındaki Ein Bokek plajları denenebilir. Ölü Deniz’de ilgili plaj bilgileri için aşağıdaki harita incelenebilir.

deadsea-israel2
Ölü Deniz ( Lut Gölü)

Ölü Deniz’i ilgi çekici hale getiren altı özelliğinden bahsetmek gerekir. Birincisi elbette tuz oranı açısından dünyanın 4. gölü olması. İkincisi, tuz oranı dolayısıyla suya batmıyor olmanız. Üçüncüsü gölün tabanının tuzdan kalın bir katmanla kaplı olması (bu nedenle ayağınızı kesmemesi için yanınızda deniz ayakkabısı götürebilirsiniz). Beşincisi, içeriğindeki tuz ve mineraller dolayısyla buranın suyunun, çamurunun ve kaplıcalarının ünlü olması. Bu nedenle, suya girmeden ve çamur banyosu yapmadan burayı atlamayınız. İsteyenler için her yerde ölü deniz bakım ürünleri, kremleri ve çamurları satılmakta. Altıncı özelliği ise buranın deniz seviyesinin 400 metre altında olması. Yol boyunca inişinizi gösteren -100,-200, -400 yazıları sizi karşılıyor zaten. Ölü Deniz adını, çevresinde hiç bir yaşama izin vermemesinden alıyor. Antik zamanlarda isminin Tuzlu Deniz olarak da anıldığı biliniyor.

deadsea-israel1

Eski çağlarda bu çevrede önemli yerleşimlerin olduğu biliniyor. Bunlar içinde en önemlisi Masada kalesi ve Milli Parkı. Ölü Deniz yolu üstünde batıda, Ein Gedi ile Ein Bokek arasında kalıyor. Masada yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş ve asıl ününü M.S. 70 yıllarında Romalıların Kudüs ve çevresini işgal ettiğinde Yahudilerin son direndikleri kale olmasından alıyor. Bu direnişin üç sene sürdüğü ve düşeceği anlaşıldığında buradaki 967 Yahudi’nin köle olmamak için intihar ettiğine inanılıyor. Hatta intihar edenlerin tüm eşyalarını yakarken açlıktan öldükleri düşünülmesim diye yiyeceklerini geride bıraktıkları söyleniyor. Masada efsanesi aslında İsrail’in bir kahramanlık hikayesi ve buraya çok önem veriyorlar. İsrail’in bir daha yenilmeyeceğini simgelemesi açısından da ” Masada bir daha düşmeyecek” mottosunu kullanıyorlar. Nitekim Bush İsrail ziyaretinde burayı ziyaret ederek ünlü İsrail konuşmasını yapıyor. Bu nedenle de buranın yenilenmesi ve tanıtımına önem verdikleri görülüyor. İsrail geriye pek bir şey kalmamış kalıntıları yenileyerek eski haline getiriyor. Masada kalesine çıkmak için teleferik ya da patika yolu tercih edebilirsiniz. Ancak önerimiz hem yolun uzunluğu hem de hava sıcaklığı dolayısyla teleferik. Üstelik çıkarken de inerken de manzara harika. Bu arada giriş ve teleferik ücretli. Çıkışta yemek yiyip Ölü Deniz ürünleriyle hediyeşik eşyalar satılan bir alış veriş kompleksi de sizi bekliyor.

masada-israel

Tel Aviv – Yafo

Tel Aviv, Yafonun bittiği yerde kuzeye doğru, 1909 dan sonra kurulan bir şehir. Zaten şehirdeki eski şehir olarak Yafo (old Yafo) gösteriliyor. Her şehirde en keyifli yerler hep eski şehirler, kale içleri, ilk yerleşim yerleridir bana göre. Bir şehri tanımak istiyorsanız, bu bölgeleri ve burada yaşayan insanları muhakkak görmelisiniz.

Tel Aviv merkezi ile Yafo arası yürüme mesafesi olmasına rağmen aradaki fark muazzam. Tel Aviv; şehrililerin hayatını kolaylaştıran ve keyifli hale getiren tüm yeniliklere sahip; Parkları, yayalara ayrılmış ağaçlık yürüme yolları, yeterli kaldırımları, araç park alanları, bisikletlere özel yolları, plajları, limanları, temiz ve ferah çehresi ile güzel bir şehir. İnsanlar kurallara uyduğu için daha da güzel.

Yafo ise içindeki açık pazarları, kaldırımlara park etmiş araçları, yetersiz kaldırımları, dar sokakları ile başka bir şehir. Eski mahalleleri, taş kaldırımları, mimarisi ile bol fotoğraflık ve bizim tabirimizle ”kaybolmalık bir şehir. Yafo içersinde Saat Kulesi ve çevresindeki İzmir göçmeni esnafı, Açık ikinci el ve bit pazarı, St.Peters Kilisesi, Osmanlıdan kalan Mahmudiye Camii (Yafa ulu Camii) ve toplar görmeye değer yerler..

tel-aviv-israel1

Yarkon Nehri ile Yafo arasındaki oldukça uzun olan plajında gün boyu deniz girip güneşlenebilirsiniz, fakat tahta raketlerin sesine alışmak zaman alıyor.. Plaj hem oldukça kalabalık hemde bir çok aktiviteyi barındırıyor.. Deniz ise gayet temiz, kum incecik. 100 metrede bir duş imkanı mevcut, restoranlar plajın 20-30 metre gerisinde. Market bulmak biraz zor. İsrailliler denize pikniğe gelir gibi geliyorlar, yiyecekleri içecekleri, sandalyeleri şemsiyeleri vs.vs. herşeyleri yanlarında.. günü plajda geçirmek niyetindeyseniz çantayı güzel hazırlamakta fayda var.. Plaj yolunda Hasan Bey Camii yüksek binaların arasında dikkat çeken eski bir yapı.

Habanim Parkı ise büyük bir park. İçersinden Yarkon Nehri geçiyor. iki taraflı yeşillendirilmiş ve sadece yaya ve bisiklet yolu mevcut. İçinde fitness aletleri, köpek gezdirme ve eğitim parkları, bankları ve yeşil alanları ile keyifli bir alan.

tel-aviv-israel5

Ben Gurion, Chen, Rothschild caddeleri boyunca ve en lüks semti Neve Tzedek dolaşabilirsiniz. Bisiklet kiralamanızı öneririz, yürüyerek göreceğiniz çok fazla bir şey yok. Bisikleti de ya elektrikli bisikletlerden ya da Tel-O-Fun adlı kendin kirala istasyonlarından kiralayabilirsiniz. Yalnız dikkat edilecek husus, bisikleti bıraktığınızda kilitlediğinize emin olun. Marina, Rabin ve Habima Meydanlarında dinlenebilir ve 1-2 günde bu şehri gezebilirsiniz.

tel-aviv-israel2

İsrail’e Giriş ve Güvenlik Kontrolleri

İsrail’e gitmeden önce uzun bir araştırma yaptık. Göz attığımız çoğu kaynak ülkeye girişte ve çıkışta yaşanan sorgulamalardan ve bunların yarattığı can sıkıntılarından bahsediyordu. Hatta mfa.gov.tr de bile Güvenlik sorgulamalarında sabırla cevap verin diye bir uyarı bulunuyor. Tüm bu uyarılar insanı ister istemez geriyor. İşte bu gerginlikle uçaktan indik. Pasaport kontrol noktasına gidene kadar havaalanı güvenlik görevlileri çevremizdeki bazı kişileri sorguya almaya başladı.. Daha pasaport kontrolüne bile gelmeden başlayan güvenlik sorgulamaları bizi daha da bir gerdi. Neyse; kimse bize dokunmadan Pasaport Kontrol noktasına geldik. Burada da Pasaport kontrolü yapan memure önümüzdeki adamı arkada bir sorgu odasına götürüp teslim etti, biz iyice gerildik. ve sorular başladı;

-Ne kadar kalacaksınız?
-Sizi birisi karşılayacak mı?
-İsrail’de bir tanıdığınız var mı?
-Sadece ikiniz mi geldiniz?
… vee ‘’Hoşgeldiniz”
Hiç bir problem yaşamadan, hatta bunca yıldır gittimiz tüm ülkeler arasında en hızlı Pasaport kontrol geçişimizi gerçekleştirdik.. ama en stresli..
Beklediğimiz ve bize problem yaratacağını düşündüğümüz asıl soru ise sorulmadı;
  • Daha önce bir arap ülkesine giriş yaptınız mı?
Ahu; Lübnan ve Suriye, ben Tunus, birde Arap ülkesi olmasada İsrail’in pek hoşlanmadığı İran var.. Açıkcası bu cevaplarla bir süre havaalanında kalacağımızı düşünüyorduk..
Hatta; önümüzdeki 5-6 yıl içersinde Ortadoğu ya da Arap ülkelerine giriş yapmayı planlamadığımız için pasaportumuza damga vurulması bizim için önemli değilken, pasaportumuza kendileri damga basmadılar. Daha ne olsun 🙂

İsrail’den Çıkış ve Güvenlik Kontrolleri

Bir önceki yazıda İsrail’e girişin ne kadar zor olduğunu ve bizim ne kadar kolay girdiğimizi yazmıştım. Bu işin bir de çıkış kısmı var ki, normalde uluslararası uçuşlarda 1,5 – 2 saat önceden havaalanında olmanız yeterliyken bu süre İsrail’de 3 – 3,5 saat olarak kendini belli ediyor. Bu durumda bizde uçağımızı kaçırmamak herhangi bir problem yaşamamak için 3 saat önce havaalanına gittik.

İlk kontrolümüzü biletleme ve check-in bankosuna girmeden önce yaşadık. 15-20 dk sıra bekledikten sonra bir görevli bize soru sormaya başladı;

Valizinizi siz mi hazırladınız?
Valizinizi hazırladıktan sonra, başından ayrıldınız mı?
Herhangi birinden bir hediye aldınız mı?
Aranızdaki ilişki nedir?
Sadece ikiniz misiniz?
Bu valizlerden hangileri kabine alınacak?
bu soruların ardından pasaportlarımıza barkod yapıştırıldı ve Check-in bankosuna geçtik, Pasaportumuz bir kezde burada kontrol edildi ve valizlerimizi teslim ettik. Daha sonra Güvenlik kontrolünden geçerek Dış Hatlar çıkış terminaline geldik, ve uçağa binmeden son bir kontrol daha yaşadık.. Fakat yine çok hızlı ve sorunsuz geçtik..